Tuesday, April 21, 2009

Dunya Buzul Caginin Esiginde

11.01.2009

İklim bilimi alanındaki büyük ve ilgi uyandıran kanıtlara göre, Dünya şimdi bir diğer Buzul Çağı’nın girişinin eşiğindedir. Uzun – vadeli iklim değişimi bilgi temelimizi sağlayan birçok veri kaynakları, sıcak, on iki bin yıl uzunluğundaki Holocene (şu andaki jeolojik çağ) periyodunun yakın zamanda sona ereceğini ve sonra dünyanın sonraki 100,000 yılda Buzul Çağı koşullarına geri döneceğini belirtiyor.

Buzulların merkez çekirdekleri, okyanus sediment çekirdekleri, jeolojik kayıt ve kadim bitki ve hayvan nüfusu araştırmaları, hepsi her biri yaklaşık 100,000 yıl süren Buzul Çağı maksimumlarının düzenli döngüsel modelini gösteriyor, buzul çağları arasında her biri yaklaşık 12,000 yıl süren sıcak bir periyot oluyor.

Çeşitli kaynaklardan toplanan uzun – vadeli iklim verilerini çoğu da bir arada Milankovich döngüleri olarak bilinen üç astronomik döngüyle kuvvetli bir korelasyon gösteriyor. Üç Milankovich döngüsü 41,000 yıllık döngüde dünyanın yana yatmasını kapsıyor; 100,000 yıllık periyotta değişen dünyanın yörüngesinin şekli; ve 26,000 yıllık periyotta dünyanın ekseninin yönünü kademeli olarak döndüren, dünyanın yalpalaması olarak da bilinen Ekinoksların Presesyonu.

Milankovich’in teorisine göre, bu üç astronomik döngünün her biri dünyaya erişen güneş radyasyonunun miktarını etkiliyor, soğuk Buzul Çağı maksimumları ve sıcak periyotlar döngüsü üretmek üzere birlikte hareket ediyorlar.

Buzul çağı neden sonuç ilişkisinin astronomik teorisinin unsurları ilk kez 1842’de Fransız matematikçi Joseph Adhemar tarafından sunuldu, 1875’te İngiliz dahi Joseph Croll tarafından daha ileri geliştirildi ve teori 1920 ve 30’larda Sırp matematikçi Milutin Milankovich tarafından şu andaki şekline getirildi. 1976’da prestijli “Bilim” dergisi John Imbrie, James Hays ve Nicholas Shackleton tarafından yazılan “Dünya’nın yörüngesindeki varyasyonlar: Buzul Çağlarının Hız Ayarlayıcısı” başlıklı bir makale yayınladı. Bu makale üç bilim adamının okyanus sediment çekirdeklerinden elde ettikleri iklim verileri ve astronomik Milankovich döngülerinin modelleri arasında buldukları korelasyonu tanımlıyordu. 1970’lerin sonundan bu yana, Milankovich teorisi iklim bilimciler arasında Buzul Çağı neden sonuç ilişkisi için hesaba alınan hakim teoridir ve bu nedenle Milankovich teorisi iklimbilim kitaplarında ve Buzul Çağı ile ilgili ansiklopedi makalelerinde her zaman tanımlanır. 1976 raporlarında Imbrie, Hays, ve Shackleton, deniz – sediment çekirdekleri ve Milankovich döngülerine dayanan kendi iklim tahminlerinin iki şekilde değerlendirilmesi gerektiğini yazdılar. Birincisi, sadece gelecek iklimsel trendlerin doğal bileşenine uyguladılar – ve fosil yakıtlar yakmaktan dolayı olan etkiler gibi antropojenik (insan tarafından yapılmış) etkilere uygulamadılar. İkincisi, sadece uzun – vadeli trendleri tanımlıyorlar, çünkü yörünge varyasyonlarını 20,000 yıllık ve daha uzun periyotlarla ilişkilendiriyorlar. Yüksek frekanslardaki iklimsel salınımlar tahmin edilmiyor… sonuçlar sonraki 20,000 yılda uzun – vadeli trendin yaygın Kuzey Yarıküre buzullaşmasına ve daha soğuk iklime doğru gittiğini belirtiyor.”

1970’ler sırasında ünlü Amerikalı Astronom Carl Sagan ve diğer bilim adamları, insan endüstrisi tarafından üretilen karbon dioksit (CO2) gibi ‘sera gazlarının’ felaketsel küresel ısınmaya götürebileceği teorisini desteklemeye başladılar. 1970 lerden bu yana, “antropojenik küresel ısınma’ (AGW) teorisi giderek akademik kuruluşların çoğu tarafından gerçek olarak kabul edildi ve onların AGW’yi kabullenmeleri hükümetlerin AGW’nin kötüleşmesini önlemek üzere çok önemli değişiklikler yapmasını teşvik etmek için küresel bir harekete ilam oldu.

AGW teorisinin desteklenmesinde belirtilen kanıtın merkezi parçası 2006’da “Uygunsuz Gerçek” filminde Al Gore tarafından sunulan ünlü ‘hokey sopası’ grafiğidir. ‘Hokey sopası’ grafiği küresel sıcaklıklarda 1970’lerde başlayan ve 2006/2007 kışına kadar devam eden akut yukarıya doğru artışı gösteriyor. Ancak, bu ısınma trendi, 2007/2008 kışı Kuzey Yarıkürede 1966’dan bu yana en derin kar örtüsünü ve 2001’den bu yana en soğuk dereceleri doğurduğunda kesintiye uğradı. Şimdi Kuzey Yarıkürede şu andaki 2008/2009 kışının muhtemelen hem kar derinliği hem de soğuk dereceler açısından eşit olacağı veya daha yüksek olacağı görünüyor.

AGW (antropojenik küresel ısınma) teorisindeki ana hata, onun yandaşlarının sadece geçmiş bin yıldaki kanıtlara odaklanmalarıdır, geçmiş milyonlarca yıldan gelen kanıtları görmezden geliyorlar, iklimbilimin gerçek anlayışı için zorunlu olan kanıtları. Paleoiklimbilimden (Geçmiş zamanların iklimini, sebeb, sonuç ve etkilerini inceleyen bilim dalı) gelen veriler son küresel sıcaklık artışı için, Buzul Çağı maksimumları ve buzul çağları aralarının doğal döngülerine dayanarak bize alternatif ve daha güvenilir açıklama sağlıyor. 1999’da İngilize “Doğa” dergisi, 1990’lar sırasında Antarktika’daki Rusların Vostok istasyonunda toplanan buzul çağa ait buz çekirdeklerinden türetilen verilerin sonuçların yayınladı. Vostok buz çekirdeği verileri, 420,000 yıl öncesinden itibaren şimdiki zamanımıza kadar küresel atmosferik sıcaklıklar, atmosferik CO2 ve diğer sera gazları ve havadan gelen partiküllerin kaydını kapsıyor.

Vostok buz çekirdeği verilerinin grafiği, Buzul Çağı maksimumlarının ve sıcak ara dönemlerin düzenli döngüsel bir modelde gerçekleştiğini, elektrodiyagramda kalp atışının ritmine benzer bir grafik - çizgisini gösteriyor. Vostok veri grafiği ayrıca küresel CO2 seviyelerindeki değişimlerin, küresel sıcaklık değişimlerinin yaklaşık 800 yıl gerisinde kaldığını gösteriyor. Bunun belirttiği şey, küresel sıcaklarının CO2 değişimlerinden önce geldiğidir veya küresel sıcaklıkların CO2 değişimine neden olduğudur, tersi değildir. Başka bir deyişle, artan atmosferik CO2 küresel sıcaklığın artmasına neden olmuyor; bunun yerine küresel sıcaklıktaki doğal döngüsel artış küresel CO2’in artmasına neden oluyor.

Küresel sıcaklığa tepki olarak küresel CO2 seviyelerinin artmasının ve düşmesinin nedeni, soğuk suyun, sıcak sudan daha fazla CO2 tutma kapasitesidir. Karbonatlı içeceklerin, sıcak bir ortama konulduğunda karbonatının veya CO2’nin serbest kalmasının nedeni budur. Karbonatlı içeceklerin, şarabın ve biranın köpüklerinin kaçmasını önlemek için bunları soğuk yerlerde saklarız. Dünya şu anda doğal Buzul Çağı döngüsünün sonucu olarak ısınıyor ve okyanuslar ısınırken, atmosfere artan miktarlarda CO2 salıyor.

Isınan okyanuslar tarafından CO2 salınması, dünyanın sıcaklığındaki değişimlerin gerisinde kaldığı için, dünyanın şu andaki buzul çağları arası sıcak periyodunun bitişinden sonra bir diğer sekiz yüzyıl boyunca küresel CO2 seviyelerinin artmaya devam etmesini beklemeliyiz.

Vostok buz çekirdeği verileri grafiği, küresel CO2 seviyelerinin geçmiş 420,000 yıl boyunca Buzul Çağı minimumları ve maksimumlarının doğal döngüsüne direkt tepki olarak düzenli bir şekilde yükselip düştüğünü ortaya koyuyor. Bu doğal döngü içinde, yaklaşık her 110,000 yılda küresel sıcaklıklar ve bunu izleyen CO2 seviyeleri, yaklaşık bugünkü aynı seviyelerde zirveye ulaşıyor.

Bugün tekrar zirve noktasındayız ve sıcak ara periyodun sonuna yakınız ve dünya sonraki Buzul Çağına girmek üzere. Eğer şanslı isek, buna hazırlanmak için birkaç yılımız olabilir. Buzul Çağı, her zaman olduğu düzenli ve doğal döngüsünde gibi geri dönecek, antropojenik küresel ısınma etkileri olsun ya da olmasın.

AGW teorisi, saçma bir şekilde dar bir zaman genişliğinden alınan verilere dayanıyor ve uzun – vadeli iklim değişiminin ‘büyük resmi’ni amaçsız (düşüncesiz) şekilde ihmal ediyor. Buz çekirdeklerini, deniz sedimentlerini, jeolojiyi, palebotaniği ve zoolojiyi kapsayan paleoiklimbilimden gelen veriler, bir diğer Buzul Çağına girişin eşiğinde olduğumuzu belirtiyor ve veriler ayrıca ciddi ve uzun süren iklim değişiminin sadece birkaç yıl içinde gerçekleşebileceğini gösteriyor. Antropojenik Küresel Isınmanın kuşkulu tehdidi üzerine endişe dünyadaki insanların dikkatini başka yöne çekerken, Kuzey Yarıkürenin büyük bölümünü oturulmaz kılacak olan yaklaşan ve kaçınılmaz Buzul Çağının çok gerçek tehdidi aptalca görmezden geliniyor.

Gregory F. Fegel

http://english.pravda.ru/science/earth/106922-0/

(Çeviri: Saffet Güler)

Saturday, April 18, 2009

"Müslümana haram"dır Çesmesi

Bursa'da zamaninda Müslüman bir zat bir çesme yaptirmis. Eski adi Yahudilik Yol Agzi, bugün ki adi Arap Sükrü muhitinde, ve basina bir kitabe eklemis, "her kula helal, müslümana haram"... Tabii baskent, Osmanli karismis, bu nasil fitnedir diye...

Efendime söyleyeyim, gitmisler kadiya sikayete, yaka paça yakalanmis adam huzura getirilmis, bu nasil fitnedir, dini islam ahalisi müslüman olan koca devlette, sen kalk hayrattir, sebildir diye çesme yap, ama suyunu müslümana yasakla... Olcak is midir, nedir sebebi, aklini mi yitirdin? diye çikismislar adama...

Adam müsade buyrun sebebi vardir, lakin ispat ister, delil sarttir der... Kadi kizar: "Ne delili, ne ispati, sen fitne çikardin müslüman ahalinin huzurunu kaçirdin katlin vaciptir!" der. Ama bir yandan da merak eder, nedir gerekçen diye sorar, adam bir tek Sultan´a derim diye cevap verince, karisir yine ortalik. Söz Sultan´a gider, adam saraya yaka paça götürülür...

Padisah sinirlenir ama diger yandan da meraklanir : "De bakalim ne diyeceksen, bu nasil istir ki, hem çesmeyi yaparsin, hem de her kula helal, bir tek müslümana haram yazarsin..."

- Adam basi önünde delilim vardir, lakin ispat ister

- Ya dedigin gibi saglam degilse delilin?

- O zaman hükme kildan incedir boynum sultanim

- Eeee

- Sultanim her hangi bir havradan (sinagog´dan) bir rastgele haham i izahsiz yaka paça tutuklayin, bir hafta bakin neler olacak..

Dedigi yapilmis adamin, tüm azinliklar bir olmus, baslarinda museviler, "Ne oluyor, bu ne zulüm, bizim din adamimiza biz kefiliz, ne gerekirse söyleyin yapalim, o masumdur, gerekirse kefalet ödeyelim..." efendim çevre ülkelerden bile elçiler gelmis, elçiler mektup üstüne mektup getirmis,

Bir hafta dolunca: Sultan´im artik birakmak zamanidir demis adam, haham birakilmis, azinliklar mutlu, bu sefer sultana tesekkürler, hediyeler, az zaman geçmis ki adam ayni isi herhangi bir kiliseden bir papaz için yaptiriniz sultanim demis.

Ayni islemle, ayni usulle bir papaz derbest edilmis, yaka paça alinmis pazar ayininden, ayni tepkiler artarak devam etmis. Haftasi dolunca da serbest birakilmis. Mutluluk ve sevinç gösterileri daha bir fazlalasmis, tesekkürler, sükranlar... Levantenler din adamlarina kavusmanin mutlulugu ile daha bir sarilmislar birbirlerine.

Sultan: "Bitti mi?" demis adama.

- "Sultanim son bir is kaldi, sonra hüküm zamanidir izninizle" demis.

- Simdi nedir istegin?

- Efendim baskentimiz Bursa'nin en sevilen, en sözü dinlenilen, itimad edilen alimini aliniz mimberinden,

dedikleri gibi olmus, Ulucamiinin imamini, cuma hutbesinin ortasinda almislar... Yaka paça götürmüsler...

Ve ne olmus bilin bakalim ?

Bir Allah'in kulu, tek bir olumlu kelam etmemis, ne oluyor, siz ne yapiyorsunuz hiç olmazsa vaazi bitene kadar bekleyeydiniz, dememis. Pesinden giden olmamis, arayan soran olmamis...

Geçmis bir hafta, nerde imam diye gelen giden olmamis... Aptal ve cahil bir imam atanmis yerine, ne konustugunu kulaginin duymadigi yobaz cinsinden, halk halinden memnun, baslamis bir dedikodu, o geçen hafta derbest edilen koca alim için;

-bizde onu adam, hoca bellemistik,

- kimbilir ne haltlar etti de tutuklandi...

- vah vah acirim arkasinda kildigim namazlar...

- sorma sorma...

Padisah, kadi ve adam izlemisler olani biteni, padisah;

- eee ne oalcak simdi adam

- birakma zamanidir, bide özür dileyip helallik almak lazimdir hocadan

- "haklisin" demis padisah, denilenin yapilmasi için emir buyurmus ve adama dönmüs, adam basi önünde;

- ey büyük sultanim, siz irade buyurunuz lütfen, böylesi müslümanlara SU HELAL edilir mi?

Sultan aci aci tebessüm etmis;

- "Hava bile haram, hava bile..." demis...

Çikarilacak ders: BÖYLE HER SEYE SUSKUN KALAN KOYUN GiBi BiR MiLLETE BÖYLE BiR ÜLKE, HARAM DEGiLSE BİLE EN AZINDAN FAZLA....

Fotoğraflarla Atatürk'ün Hayatı

Fotoğraflarla ATÜTÜRK'ÜN HAYATI
Doğumundan Ölümüne Kadar
Doğan Kardeş A.Ş. - 1971 yılı basımı
384 sayfa (Metin olarak sadece fotoğrafların açıklamaları var)
Sayfa ölçüleri : 22cm*29cm (Tam bir Atatürk fotoğraf albümü)

PDF biçiminde - 65 mb olarak

JPG biçiminde - 72 mb
http://rapidshare.com/files/120139121/Fotograflarla_Ataturk.rar

Tuesday, January 06, 2009

Bana Marşını söyle

Öncü yüzbaşı Claude-Joseph Rouget de Lisle,1792'de 25 nisanı 26 nisana bağlayan gece, Strasbourg belediye başkanının teşvikiyle Fransız ordusu için bir savaş şarkısı yazdı. Yüzbaşı, üç yıl sonra Fransa'nın ulusal marşı haline gelecek bu marşı, ertesi gün belediye başkanı Dietrich'in salonunda seslendirdi (1849’da Isidor Pils tarafından yapılan bir resim).

ULUSAL MARŞLARDAKİ TEMALAR

Çoğunlukla savaş dönemle­rinde yazılan ulusal marş­lar, genellikle birbirine benziyor. Türk İstiklal Marşı’nda, Kurtuluş Sa­vaşı'nın kazanılacağına duyulan inançla, "halkını bağımsızlık ve hak aramaya, imanını, vatanını ve dinini koruma" ya: İtalyan ulusal marşı, "ulusu silkinip uyanma" ya; Fransa ulusal marşı "silahlanma ya, Ro­manya ulusal marşı "güçleri birleş­tirmeye"; Polonya, Beyaz Rusya. Ukrayna ve Litvanya ulusal marşla­rı ise "yabancı düşmanlarla ve tiran­larla savaşma" ya çağırıyor.

Ulusal marşlardaki ikinci bir tema, idealler ve kaygılar... İtalyan ve Al­man ulusal marşları, bu ülkelerin ta­rih boyunca sergilediği siyasal ve toplumsal yapı nedeniyle "birlik" ideali yansıtıyor.

Bazı ulusal marşlardaki düşman bulanık bir "yabancı güç" olmaktan çıkıp somutlaşıyor. Polonya ulusal marşında Ruslar ve Almanlar. Dani­marka ulusal marşında "Gotlar", Bel­çika ulusal marşında ise "Hollandalı­lar" açık açık hedef gösteriliyor. Ulusal marşların tümü kan, zafer ve savaş çığırtkanlığı yap­mıyor kuşkusuz. Barış temalarının ağırlıklı olduğu ulusal marş­larda, çevre bilinci bile işleniyor... Fin­landiya ulusal marşı "resiflerin, kayalık­ların, Norveç ulusal marşı "okyanus"un, İsveç ulusal marşı "ormanlar" ın, İz­landa ulusal marş ise "Güneş Siste­minin övgüsüyle dolu.

Yeryüzünde, yaklaşık 180 ülkenin bir ulusal marşı var. Birçoğu, en fazla 1–1,5 dakika kadar sürüyor. Ancak bu süre, marşı seslendirenlerle dinleyen­lere, bu ülkenin karakterini ve tarihini anlatmaya yetiyor. Hatta İsviçreli­lerin ulusal marşında olduğu gibi o ülkenin coğrafi özelliğini bile öğrene­biliyorsunuz: "Gün ağarırken ortaya çıkarsın. Seni ışıldayan denizin yüze­yinde görürüm: Seni ey ulvi, ey şanlı şey! Alpler'in tepesindeki buzullar kı­zarırken, dua edin İsviçreliler, dua edin. Kutsal ruhlarımız, anavatanımı­zın üstünde anıyor Tanrı'yı..."


AVRUPA’DA Kİ EN ESKİ ULUSAL MARŞ


Dağlık ülkelerde yaşayan insanla­rın, düzlük alanda yaşayanlara göre kendilerini Tanrı'ya ve kutsal toprak­lara daha yakın hissetmeleri, doğanın özelliklerine de bağlanıyor, Belki de, Yunanca karşılığı olan "hymne" (ila­hi) kelimesinin kökeninden kaynak­lanıyor. Bu kavram, geleneksel kur­ban ilahisi, bayram ilahisi ya da kut­sal bir şey adına söylenen övgüyü tanımlıyordu. Modern anlamda ulusal marşın (19. yüzyılda görülmeye baş­ladı) kökü, Ortaçağ'daki dinsel ilahi­lere ve savaş şarkılarına (destanlara) dayanıyordu. Ortaçağ'dan beri, şarkılarda, tanrıların yerini halk kahra­manları ve hükümdarlar almaya baş­ladı. Bugünkü mantığıyla en eski ulusal marş, 1568 yılına ait "Wilhelmus van Nasouwe" adlı savaş şarkısı, 1932 yılından sonra Hollanda ulusal marşı olarak söylenmeye başladı.


18. yüzyılın sonunda ortaya çıkan Danimarka'nın krallık marşı da Tanrı­sal öğelerden çok uzaktı. Marşta, kral IV. Christian hiddetleniyor ve kılıcıyla "Gotlar"ın (İsveçliler) miğferlerini ve beyinlerini parçalayacağını söylüyor.


FRANSA’NIN “MARSEİLLAİSE” YAZILIYOR ve ÖRNEK OLUYOR


Düşmanların "pis kanı"nın "saban izleri"ni doldurduğu "Marseillaise" de de hiddet ve nefret egemen. Bu vatansever şarkı, yani savaş şarkısı, 18. yüzyılda yazıldı. Fransa, 1792 yılının başında, Avusturya ve Prusya ile sa­vaşın eşiğindeydi. Bu heyecanlı durumu Stefan Zweig kitabında şöyle tanımlıyor: "İnsanlığın yıldız saatleri. Bu haftalar içinde, ağır ve ruhları baskı altına alacak bir gerginlik ege­mendi Paris'in üstünde; ancak sınır kentlerindeki gerginlik, daha da ağır ve tehdit ediciydi. Bütün ordugâhlar­da askeri birlikler çoktan toplanmışı, bütün köyler ve bütün kentlerde gönüllüler ve ulusal muhafız kıtaları zırhlandırılmıştı. Bütün kaleler hazır hale getirilmişti ve biliyorlardı ki, her şeyi, özellikle Fransa ile Almanya arasında yer alan vatan toprakları Alsace'da gelişen olaylar belirleye­cekti..." Fransa'nın savaş ilanı 24 Nisan'ı 25'e bağlayan gece, eski Alman İmparatorluğu'nun monarşilerine ulaştığında artık zaman gelmişti: Va­tan aşkıyla dolup taşan ve çığlıklar atan insanlardan esinlenen öncü yüz­başı ve müzisyen Claude Joseph Rouget de Lisle, belediye başkanının emriyle "Chant de guerre pour Farmee du Rhin"i yazdı. Rouget cadde­lerde, sokaklarda işittiği her şeyi: za­lim krallara duyulan nefreti, vatan toprağı için duyulan kaygıyı, zafere olan inancı, özgürlük aşkını yazdı. Rouget'nin yazdığı bu savaş şarkısı. 2 Temmuz günü, Marsilya'dan çıkış­ta gönüllü taburlar tarafından söylen­di, marş da adım buradan alınıştı.


Devrim yaratan bu kıvılcım, 19. yüzyılda Fransa'dan Avrupa'nın di­ğer ülkelerine sıçradı. Marseillaise, özgürlük savaşı veren öteki ülkeler tarafından örnek alındı. Devrim şar­kısı, sadece Avrupa'ya değil, Kame­run, Nikaragua ya da Peru'ya da esin kaynağı oldu.


ASYA’DA ULUSAL MARŞLAR


Geniş savaş alanları, silah sesleri ve ordulardan uzaklaştıkça, marşla­rın melodileri de yumuşuyor. Ora­larda ulusal marşlar sessiz dualara, güzelliğin ve bereketin övgüsüne dönüşüyor. Hintli şair ve Nobel Ödü­lü sahibi Rabindranath Tagore ulu­sal marşlarını ne kadar şairane yaz­mış: "Altın Bengarim, seni seviyo­rum. Gökyüzün, havan, kalbime bir flüt gibi şarkı söyletiyor. İlkbaharda, oh anacığım, mango ormanları­nın kokusu içimi çılgın bir mutlulukla dolduruyor... Sonbaharda, oh- anacığım, yeşeren pirinç tarlalarında gülümsemeni gör­düm..." Bu beste, basit armonilere sa­hip, yumuşacık bir mü­zikle ve barış, mutluluk mesajlarıyla zenginleştirilmiş. Bangladeş'ten çok uzakta. Çin'de ise fanfar sesleri yükseliyor. Tam bir savaş atmosferiyle karşılaşılıyor. Metni de bu müziğe çok uygun: "...Kalkın! kalkın! Kalkın! Milyon­larca var, ama kalbimizde bir tane. Düşman ateşine göğüs gerelim. İle­ri!..." 1935 yılında doğan ulusal marşta Çin halkı, Japon istilacılara karşı direnmek için yemin ediyor. Bu "Gönüllülerin Marşı". 30’lu yıl­larda Çin'in özgürlük savaşını konu alan "Oğullar ve Kızlar Direniş Sava­şında" filminin ana müziğiydi.


DÜNYANIN EN KISA VE EN ESKİ MARŞI


Komşusu Japonya, marş konusun­da tamamen kendine özgü bir yol çizmişti. Melodisi, diğer ulusların ço­ğunda olduğu gibi, var olan Avrupa müzikleriyle beslenmemişti. Sözleri gerilere. 10. yüzyıla kadar gidiyor, yani en eski ulusal marş sözü ve ayrı­ca en kısası: "Hükümdarlar, egemenliğimiz bin yıl, sekiz bin yıl sürecek, taşlar kayaya dönüşene, üstünü yo­sunlar kaplayana dek..." Sonsuzluğun anlatıldığı bu şarkı, yaklaşık 40 sani­ye sürüyor.


GÜNEY AMERİKA’DA ULUSAL MARŞLAR


Güney Amerika ülkelerinin ulusal marşları biraz daha ihtişamlı. Birçok ulusal marştan daha uzun ve hareket­li. Yaşam dolu satırlarla müzikal açı­dan daha güçlü. Biraz dikkatle ince­lendiğinde, bu marş müziklerinden birçoğunun, köken olarak 19. yüzyıl­daki İtalyan opera dünyasına uzandı­ğı görülüyor. 1850 yılında yazılan Uruguay ulusal marşının girişi. 1833'te Milano'da prömiyeri yapılan Gaetano Donizetti'nin operası "Lucrezia Borgia'yı çağrıştırıyor. Ve Ek­vator ulusal marşı da. Donizetti'nin rakibi Vincenzo Bellini Pate'nin ope­rası "I Puritan"ı...


LATİN AMERİKAN MARŞLARI İTALYANLARDAN


Latin Amerikalılar'in, Avrupalı, özellikle de İtalyan beste­cilerle yakınlığı, kuşkusuz bir tesadüf değildi. Mes­lekleri müzisyenlik olan İtalyanlar ya da genel olarak kökenleri Avrupa olan ulusal marş bestecileri, Latin Amerika'ya göç etmişlerdi. Memleketlerinde iken icra ettikleri opera müziğinin tonlarıyla, yeni ülkelerine de marş­lar yazmışlardı.

Melodilerin "İthal" edilmesi, alışıl­madık bir şey değil. Bütün ulusal marşların yaklaşık üçte biri, Avrupa kaynaklı. Her ne kadar ulusal bağım­sızlık için savaş verseler de. marşları­nı başka bir ülkeden ithal etmekte bir sakınca görmemişlerdi herhalde... Marş ithali, özellikle Latin Amerika ve Afrika devletlerindeki kolonileş­me dönemine rastlıyor.


KARARSIZ RUSLAR


Ruslar se­verek dinle­yecekleri bir ulusal marş için uzun süre beklediler. Uygun bir marş melodisine ve uy­gun bir metne daha kısa bir süre önce kavuşabildiler. Çünkü, Rus besteci Mihail Glinka'nın hazırladığı marşın sözleri yoktu. Ayrıca, bestesi kulağa hiç hoş gelmiyordu ve ne Putin ne de halk beğenmişti. Üstelik, Glinka'nın yaptığı bestenin, 16. yüzyılda Katolik bir Polonyalı'ya ait olduğu söyleni­yordu. Glinka'nın, bu müziği, Kor­kunç Ivan döneminin (1547-1584) ardından Rusya'yı işgal etmek iste­yen Polonyalılar'a karşı Rus direnişi­ni anlatan bir operasında kullandığı da iddialar arasındaydı. Bu marşın Rus ruhunun aynası olup olamaya­cağı konusunda herkes kuşkuluydu.

İçinde artık Stalin, Lenin ve ko­münizmden söz edilmeyen yeni mar­şın metni, bugün 87 yaşında olan Mihalkof’a ait. Glinka'nın bestesi yeri­ne Ruslar, besteci Aleksander Aleksandrov'un 1920'li yılların sonunda bestelediği eski şarkılarını, yanı "Bolşevikler'in marşı"nı okumaya devam ettiler, yani yeni sözleri eski besteyle...


MARŞ SEÇİMİNDE ZORLANAN ALMANLAR


Almanlar da ulusal marşlarını se­çerken oldukça zorlanmışlardı. August Heinrich Hoffmann von Fallersleben, marş için yazdığı sözlerle bazı siyasetçilerin uykularını kaçırmış ve şiddetli tartışmalara yol açmıştı. Şair, vatandaşlarına özledikleri siyasi birliği hiç değilse bu yolla vermek için "Almanların şarkısı”nı yazdı. Çünkü, o sı­ralar "Alman Birliği" farklı büyüklükler ve farklı siyasi yapılara sa­hip 39 hükümdarlıktan olu­şuyordu.


EN ESKİ MARŞ MÜZİĞİ ve EN YENİLERİ


En eski marş müziği San Marino'da çalınıyor. Kilise ilahisi tarzın­daki devlet marşı, 10. yüzyıla ait bir manastır kitabından alınmış. En yeni marşlar ise. Sovyetler Birliğinin da­ğılmasıyla bağımsız kalan ülkelerin marşları. Her şeyiyle yeni olduğu söylenemez kuşkusuz. Genellikle, o ülkenin tarihinde yeri olan bir şar­kının yenilen­mesiyle ortaya çıkıyorlar. Avrupa Birliği'ne ait marş da eski bir melo­dinin bir tür yenilenmesiyle ortaya çıkmış. Bu marş, 1972 yılında Av­rupa Konseyi tarafından hazırlanmış ve 1986 yılından itibaren Avrupa Birliği tarafından kullanılan. 200 yıllık bîr şarkı. Avrupa'yı en iyi hangi şarkının temsil edebileceği sorusu sorulduğunda, akıllara 18-19. yüzyıllarının en ünlü bestecile­rinden Ludwig van Beethoven gel­mişti. Ünlü bestesi 9. Senfoni (1824'te bestelemişti), Friedrich Schiller'in yazdığı "Mutluluğun Şi­iri" (1785) ile bütünleşerek Avrupa marşına dönüşmüştü.

Bir devletin varlığını koruması ve bütünlüğünü devam ettirebilmesi için, halkının, devletin gücünü ve yasalarını her şeyiyle kabul etmiş olması gerekiyor. Ama bir devlet, vatandaşlarını sadece beyinleriyle değil, kalbi ve ruhuyla da yönetmek istiyorsa, duyguları harekete geçiren bir ulusal marştan daha etkili bir yöntem düşünülemez...


ULUSAL MARŞLARIN PSİKOLOJİK BOYUTU

Uzman Psikolog Ali Rıza Tanaltay


Ulusların, o ülkede yaşayan insanların hepsinin gönlünde iz bırakan, duyguları harekete geçiren, gönülleri alevlendiren ve kutsal kabul edilen bazı simgeleri vardır: ulusal marşlar, bayrak, toprak, ulusal değerler vb... İnsanoğlu, hem akıl hem de bir gönül varlığıdır. Ama onun harekete geçmesini sağlayan yanı, aklı ile geliştirdiği gönlündeki duygularıdır. Bu duygular da öylesine ortaya çıkmıyorlar. Çocukluk yıllarından itibaren beş duyusuna seslenen her öğe ile zaman içinde gönlüne çakılırlar. Bu simgeler, genellikle, güç, başarı, kazanç ve kuvvet gibi değerler içerirler. Bu yolla insanoğlu, kendini o işi gerçekleştirmiş insanlarla özdeşleşmiş olur. Ben de onun gibi Türk'üm, bu marş benim marşım vb. Biz buna yansıtma mekanizması diyoruz. İnsanlar başarılı olanları beğenir ve onlar gibi olduklarını düşlerler. Bu duygu onları mutlu eder. Yıllarca o kulaklar o marşı dinlemiş, o marşla coşmuş, sevinmiş, tüm, dünyaya kimliğini kanıtlamış ve ben buradayım demiş. Nasıl o yaşadıklarıyla o günlerde coştuysa, hafıza, duygu ve düşünceler bağlamında eşlemeler yapar ve aynı hislerin gönüllerde coşmasını sağlar.


İnsanlarda ayrıca, bir yere ait olma ihtiyacı vardır. Bunu Maslow, İhtiyaç hiyerarşisi piramidinde açıklıyor. Bu ihtiyaç, memleket meselelerinden, takım tutma ruhuna kadar her alana yansıyor. Bundan hareketle bölünmeler de ortaya çıkıyor. Bu duyguların kontrol altında tutulması, bu nedenle çok önemlidir. Kişiye ya da kişilere zarar vermesini engellemek gerekir. Hitler, bu duyguları kullanarak, insanları 2. Dünya Savaşı'na götürdü. Kitleler yok edildi. Osmanlı Devleti, ulusal simgelerin etki gücünün farkındaydı: Savaşa giden yeniçerilerin yanında çok sayıda kişiden oluşturulmuş bir Mehter Marşı alayı da giderdi. Bu durumda, askerler güçlerinin de üstüne çıkarlar ve başarılar birbirini izlerdi. Bu sayede insanların tek vücut olması sağlandığından, oluşan kuvvet, aritmetik diziyle değil, geometrik diziyle artıyordu. Bu gücün temelinde yatan, inanç gücüdür. Her ne konuda olursa olsun, inancı güçlendirilmiş insan kesinlikle başarılı olur.





Hazırlayanlar : merakediyorum google grubu, Kerem, bahadircan, coskun
Kaynak : Focus Aralık 2001 sayısında "Bana marşını söyle" başlığı ile yayınlanan yazıdan alınmıştır.

Friday, January 02, 2009

Medeniyet Tarihimizi Okutmalıyız

Mehmet Niyazi
Kütüphanede bir genç bana; "Ne literatüre girmiş bilginimiz, ne de insanlığı sarsmış sanatkarlarımız var. Biz geri zekalı bir millet miyiz? Savaşlarda ganimetle yaşamaktan başka bir şey bilmiyor muyuz?" diye sordu.

Toprağa güvenle basmak isteyen gencimiz endişesinde haklıydı. İbn Haldun; "Su nasıl suya benzerse, bir milletin geçmişi de geleceğine öyle benzer" diyor. Gencimiz, geçmişimizde bir şey bulamadığı için geleceğimizi de karanlık görüyordu.

Sosyal olaylar sebeplilik karakteri taşırlar. Eski Yunan'da kayalık arazinin nasıl çetin bir hayat ortaya çıkardığını, ölürken Socrates'in Kriton'a söylediği şu cümleden de anlıyoruz: "Asklpios'a bir horoz borçluyuz; parasını ver." Yunanlılar gözlerini toprağa dikmiş yaşarlarken akıllarını son kertesine kadar kullanmak zorundaydılar; çünkü rızıklarını o verimsiz yamaçlardan çıkarmaktan başka çareleri yoktu. Eşya da onlar için çok önemliydi. Bundan dolayı, toprağın ve eşyanın şekilleri üzerindeki orantıların bilimi olan geometri eski Yunan'da gelişti. Madde onlar için tek gerçekti. Metafizik herhangi bir hamleleri olmadığı gibi Olimpos Dağı'nda yaşayan insanın sefillikleriyle malul olan Tanrıları da maddi idi.

Çölde hayat ölüdür. Topraktan ümidini kesen çöl insanı gözlerini gökyüzüne çevirdi. Çöllerdeki gökler de bambaşkadır. Canlı, lokma lokma yıldızlar dipsiz mavilikte renk cümbüşü oluştururlar. Belli aralıklarla çölleri ziyaret eden ay, o kadar canlı, o kadar yakın görünür ki, azıcık maceraperest olanın bir kement atıp onu yere indiresi gelir. Çölün acımasızlığından bunalarak kurtuluşu göklerde arayan kullarının Cenab-ı Allah herhalde dualarını kabul etmiş ki, adını bildiğimiz büyük peygamberleri oralara göndermiş. Böylece iki farklı idrak teşekkül etti. Bilebildiğimiz kadarıyla Hindistan'dan gelip eski Yunan'da oluşan idrak müşahhas olaylarla ilgilenirken, vahiy kafası daha çok mücerret konulara yatkındı. Bunun için nasıl Yunanlılar eşya ilmi olan geometriyi geliştirmişlerse vahiy idrakli Müslümanlar da cebiri geliştirmişlerdir. Zira sayılar mücerrettir; tecrit de vahiy idrakinin en önemli özelliklerinden biridir. İfade ettiği değerler olarak da dış alemdeki geometriye karşı cebir iç alemimize yönelmektedir.

Günümüzde Batı'da kümelenen medeniyet de geometrik idrakle matematik idrakin buluşmasından doğmuştur. Bu iki farklı idrakin buluşmasında en önemli rolü İbn Sina, Farabi, Harezmi, Biruni gibi milletimizin büyük evlatları oynamıştır. Bunların eserleri yüzyıllarca Batı üniversitelerinde ders kitapları olarak okutulmuş, bilim insanlarının başvuru kaynakları olmuştur.

Birkaç yıl önce Amerika Birleşik Devletleri'nde en çok Mevlânâ'nın kitaplarının satıldığı listelerde yer almıştı. 1273 yılında ölmüş bir bilgenin, apayrı bir dünyada, farklı bir dinin salikleri tarafından, iki binli yıllarda en çok okunması, hafsalaya sığacak bir olay mıdır? Ya Türkmen mollası Yunus'a ne demeli? Hangi dinden, hangi medeniyetten olursa olsun, belli zihin seviyesine ulaşan onu sevmez mi? Ondaki derinliğe nüfuz ettikçe, insan olmanın şevkini duymaz mı?

Tac Mahal'i, Süleymaniye'yi, Sultanahmet'i, Selimiye'yi, Drina Köprüsü'nü yapmış bir ecdadın çocuklarıyız. Hiçbir millete nasip olmayan medeniyetler, devletler kurmuş cihangir bir milletin ahfadıyız. Trigonometriden çiçek aşısına kadar insanlığa çok şey hediye etmiş ataların torunlarıyız. Ne yazık ki iki yüz yıldan beri yuvarlanmadık uçurum bırakmadık. Sadece son yüzyıllarımızı bilen gencimiz haklı olarak feryat ediyor. Üniversitelerimizde "Medeniyet Tarihimiz" okutulmuyor. Yarınlara ümitle bakabilmemiz ancak medeniyetimizi bilmemizle mümkündür. İnsan moralle yaşar; büyük hamleler de o moralde gizlidir.

Wednesday, December 31, 2008

Osmanli’nin Şair Sultanları

Osmanli Devleti'ni yoneten padisahlar siirler kaleme almis ve gokkubbede 'lirik' sesler birakmistir.

Kiliclarinin sesi daha yuksek duyulsa da kiminin kalemi kilicindan daha keskindi. Onlar da ete kemige burunmus, huzne tutunan, sevince gark olan insanlardi. Neseyi, huznu ve inanci yansitan siirler, Osmanli padisahlarinin gonul dunyasinin kapilarini aralamis. Siirleri incelendiginde, 'devletlu, hasmetlu, garabetlu' padisahlarin, ayni zamanda ince, naif, hassas insanlar oldugu da goruluyor.

Osmanli tarihinde siirle ve musikiyle ilgilenen bircok padisah oldugu bilinir; ancak genelde en cok bilinenler Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Suleyman, 2.Selim, 1.Ahmed ve 3.Selim'dir. Osmanli Imparatorlugu'nun yonetildigi sarayda, sanata her zaman sicak bakilmis, hemen her padisah ve sehzade, bir sanat daliyla hobi duzeyinde de olsa mesgul olmustur. Kimi padisahlar hattat, nakkas ve musikisinas olarak un salmistir; ama aralarinda siir yazmayan neredeyse yoktur. Iyi derecede sair olan padisahlar, ulkede yetisen ilim ve sanat adamlarinin kiymetini bilmis; ozellikle 15. asirdan itibaren Turk edebiyatinin gelismesinde onemli rol ustlenmislerdir

Ozellikle Fatih'ten sonraki bircok padisah devrinin unlu sairleriyle boy olcusecek nitelikte siirlere imza atmis. 'Avni' mahlasiyla siirler yazan Fatih aruzu ustaca kullanmis, ari ve duru bir usluba sahip siirler kaleme almis.

Yavuz Sultan Selim 'Selimi' mahlasini kullanmis ve siirlerinin yer aldigi divan Almanya’da basilmistir. Caginin hatiri sayilir sairlerinden biri olan Kanuni Sultan Suleyman ya da diger adiyla Muhibbi'nin divaninda tam 2.779 gazel bulunmaktadir ki, Divan sairleri arasinda en fazla gazel yazmis olan Zâtî’nin bile ulastigi gazel sayisi ancak 1.825 adette kalmaktadir. Kanuni'nin "Halk icinde muteber bir nesne yok devlet gibi / Olmaya devlet cihanda bir nefes sihhat gibi" dizeleri ise yuzyillardir soylenegeliyor.

Istanbul'un onemli selatin camilerinden biri olan Sultanahmet Camiini yaptiran ve siirlerinde Bahti mahasini kullanan 1.Ahmed, Peygamber Efendimiz'e olan saygisindan dolayi, Peygamberimiz'in mubarek kademi (ayak izi) seklinde bir sorguc yaptirmis ve bir tahta uzerinde naksedilen Kadem-i Serif'in kenarina su meshur kitayi yazmistir:

"N'ola tâcum gibi basumda gotursem dâim

Kadem-i naksini ol Hazret-i Sâh-i Rusulun "

Tuesday, December 16, 2008

Fütüristik Liderlik

Yazar: Frank Feather

Rutin ve sıradan liderlik ile fütüristik ve samimi liderlik arasında büyük fark vardır.

Liderlik, bir iş unvanı değildir. Liderler, rutin olarak idari pozisyonları ellerinde bulundururlar; ama rutin liderler, sürekli değişen bir dünyada taze başarılara imza atmak için organizasyonlarını nadiren yenilerler. Rutin liderler, mevcut durumu yönetme eğilimindedirler ve dolayısıyla sürekli değişen operasyon ortamının taleplerinin gerisinde kalırlar.

Bunun aksine, fütüristik liderler, eğilimlerin önünde gider ve en basit anlatımla, geleceği oldururlar.

Fütüristik liderler, genel anlamıyla geleceği “görürler”. Daha sonra, başkalarının da bunu görmesini sağlar, onları geleceğe yönelik cesaretli girişimlerde bulunmaya motive eder, geleceğe yönlendirir, oraya ulaştıklarında ödüllendirir ve ortak başarılarını kutlarlar. Geleceği kazanmanın ne olduğunu A’dan Z’ye bilen gerçek liderlerdir.

Fütüristik liderler sonuç ALIRLAR; çünkü, farklı bir geleceğin mümkün olduğuna gerçekten İNANIRLAR. Ortak HAYALLERİNE kavuşmak için, kendilerinin ve şirketlerinin davranışını, alışkanlıklarını ve kültürünü DEĞİŞTİRİRLER.

Fütüristik liderler, tam olarak hedeflerine ulaşmayı BEKLERLER - yolları boyunca, tam olarak “beklenmedik olanı da beklerler” - çünkü, bu hedefe değişmez bir biçimde ODAKLANIRLAR.

Geleceğe ulaşmak için kendilerinin ve organizasyonlarının BÜYÜMESİ – hem zihinsel, hem de ruhsal - gerektiğini bilen fütüristik liderler, olan biteni DUYARLAR: Bu büyümede kendilerine yol gösterecek ipuçlarını ve yaşamsal bilgi parçacıklarını dikkatle dinlerler.

Fütüristik liderler, geleceğin neye benzeyeceğini, oraya ulaşmak için neyin değişmesi gerektiğini ve planlanan rotanın yol boyunca ne tür değişikliklerden geçebileceğini canlı bir biçimde HAYAL EDEBİLİRLER.

Misyonlarını, yalnızca kârlı geri dönüşlere dayanarak değil, bu misyonun gerçekleşmesini sağlayacak uygun ahlak kuralları ve değerler ile HAKLI ÇIKARIRLAR.

Fütüristik liderler, neyi bildiklerini ve neyi bilmediklerini, ayrıca kendilerinin ve ekiplerinin gelecekte daha neyi bilmeleri gerektiğini BİLİRLER. İlerlerken, sürekli olarak, her gün ve her kararda birşey ÖĞRENİRLER.

Fütüristik liderler, kendilerini MOTİVE EDERLER ve çevrelerindeki insanları aynı şeyi yapmaya, bilinmeyen bir bölgede cesaretle GEZMEYE teşvik ederler. Misyonun her parçası tamamlanıncaya kadar SEBAT ETMELERİNE yardımcı olması için, eldeki her kapasite ve kaynağı DÜZENLEYİP en iyi hale getirirler.

Fütüristik liderler, danışmanlarını, bilgilerini ve kendilerini her zaman SORGULARLAR. Daha sonra, zorluklara ve fırsatlara en iyi şekilde, gelecekteki en sorumlu ve olası sonuçlara yönelik STRATEJİLER OLUŞTURACAK biçimde YANIT VERİRLER.

Fütüristik liderler, son derece kalifiye bireylerden oluşan ekiplere bildikleri her şeyi ÖĞRETİRLER. Onları GÖZLERİNDE CANLANDIRMAYA ve ortak bir geleceğe doğru ilerlemeye TEŞVİK EDERLER.

Aynı zamanda, günümüzün “web ile evrimleşen” internet çağında, fütüristik liderler, ekiplerine, organizasyonlarını değer yaratan ağlara ya da “iş ağlarına” WEB İLE DÖNÜŞTÜRMELERİ için cesaret verirler.

Fütüristik liderler, aynı zamanda kendilerini KOPYALARLAR: Bir başka fütüristik lider nesliyle sürekli büyümeyi ve devamlılığı sağlamak için, kendi yetenek ve süreçlerini başkalarında “klonlar” ya da çoğaltırlar.

Son olarak, fütüristik liderler, durmadan tutarlı ve çarpıcı sonuçlar ÜRETİRLER ve organizasyonlarını hızla sürekli başarılara ODAKLARLAR.

Bu 26 fiil arasında bariz arabağlantılar vardır. Fütüristik liderlik, geleceğin tamamını görmeye ve ardından en çabuk ve sorumlu biçimde geleceği oldurmaya yönelik dinamik bir sinerjidir.

Liderliğe yönelik bu anahtar sözcükler, etkileşimli liderlik seminerlerinde ve/veya diğer üst düzey konuşma metinlerinde, herhangi bir organizasyonun ihtiyaçlarına uyarlanarak dile getirilebilir.

Kaynak: http://www.marjinal.com.tr/ebulten/devamizle.asp?nid=223&hid=1428&uid=1689

Saturday, December 06, 2008

Neden Bilinmeyen X'dir?

1. Aziz Christopher ( 12 Havariden biri ) sözüne o kadar güvenilir biriymiş ki, Hz. Isa'nın yerine gerekli evraklara imza atma yetkisine sahipmiş. Rivayet odur ki Hz. Isa'nın adına imzaladığı her belgenin altına X diye imza atarmış.. fakat tarih bilimcileri sonradan bu evrakların altında imzası olan kişiyi araştırırken karşılaştıkları bilinmeyenlerin fazlalığı nedeni ile.. Kim bu "X" diye araştırmalarına konu etmişler.. Dolayısıyla X bilinmeyeni temsil eder hale gelmiş.

2. Platon ( Eflatun )'a onun kitaplarını temize geçip elde yazan bir arkadaşı matematikte karşılaştığı yunan sembolleri yerine o zaman ki Avrupa’da bu işi kolaylaştırmak için ve matematik terimlerinin normal anlatım metinleriyle karışmaması için, Avrupa alfabelerinde en az kullanılan harfi belirlemiş.. aslında 2 olasılık varmış X , Z ve ama eflatun bu iki harf arasından X i seçmiş.. ve kitaplarında bilinmeyen olarak hep X i göstermiş.

3. Bu harfin kökeni Arapça şey kelimesine dayanıyor. Daha sonra İspanyolca’ya çevrilen cebir kaynaklarında xay olarak gözüken ifade x olarak kısaltıldı ve cebirin bilinmeyeni simgelemede kullandığı en popüler harf haline geldi.

Halil TANIR-Matematik Öğretmeni

Mükemmel Sayı

11 mükemmel sayı;

6, 28, 496, 8128, 130816, 33550336, 8589869056, 137438691328, 2305843008139952128, 2658455991569831744654692615953842176, 191561942608236107294793378084303638130997321548169216

Mükemmel Sayı Sorusu,

Mükemmel sayı kendisi haricindeki tüm çarpanlarının toplamı kendisini veren sayıdır.Örneğin 6 bir mükemmel sayıdır çünkü kendisi haricindeki çarpanları yani 1, 2 ve 3 toplanınca kendisini verir: 1 + 2 + 3 = 6. Diğer örneklerse 28, 496, 8128 şeklinde gidiyor.

Mükemmel Sayılar, tam kesin olmamakla birlikte,eski Mısır döneminde üzerinde çalışılmış sayılardır.Eğitiminin ciddi bir bölümünü Mısır'da yapmış olan Pytagoras ve ardıllarının mükemmel sayılar üzerinde çalıştıkları kesin. Mükemmel sayıların ilk dördü( 6, 28, 496,8128), o zamanlar bilinen yegane mükemmel sayılardı. Bu konuda yazılı kayıtlarda ilk sonuca MÖ 300'lerde Euclid' in Elements adlı eserinin IX. Kitap'ında rastlanmaktadır. Orada şöyle diyor:

İstediğimiz kadar sayıyı 2'ye katlayarak toplayalım. Toplam asal sayı olduğunda, bu asal sayıyı son sayıyla çarpalım, çıkan sayı mükemmel sayıdır.

Söyleneni örneklerle gösterelim:1+2=3; 3 asal sayı; 3x2=6.; 6 mükemmel sayı. Ya da 1+2+4=7; 7 asal sayı; 7x4=28 mükemmel sayı. Veya 1+2+4+8+16=31 asal sayı; 31x16=496 mükemmel sayı.

Genel kural olarak; Eğer herhangi bir k>1 için 1+2+4+...+2k-1 =2k-1 asal ise; o zaman 2k-1(2k-1) bir mükemmel sayıdır. MS 100 civarında, Nicomachus diğer şeylerin yanında, ispat gereği duymadan, mükemmel sayılarla ilgili şu özellikleri sıralıyor:

1- N.ci. mükemmel sayının n basamağı vardır.(1. Sayı 6, 2. sayı 28, 3.sayı 496, 4. sayı 8128) dikkat edelim ki henüz 5. mükemmel sayının kaç olduğu bilinmiyor. 2- Bütün mükemmel sayılar çifttir(sizin iddianız bu özelliği yok ediyor) 3- Bütün mükemmel sayılar, sırasıyla 6 ve 8 ile biterler). 4- Herhangi bir k>1 için 2k-1 asal ise 2k-1(2k-1) bir mükemmel sayıdır ve mükemmel sayıların hepsini üreten bir algoritmadır. 5- Sonsuz sayıda mükemmel sayı vardır.

Takip eden yüzyıllarda mükemmel sayılar konusuna gönül veren birçok matematikçi oldu. Yazılı kayıtlarda 4.'den sonraki mükemmel sayılara Arap matematikçi İsmail İbn İbrahim İbn Fallus'da(1194-1239) rastlıyoruz. Verdiği 10 mükemmel sayının ilk 7 tanesi doğru, 3 tanesi hatalı. Nihayet 1536'da İtalyan matematikçi Pietro Cataldi, 211-1 sayısının asal olmadığını(23.89=2047) gösterdi. Bir asal sayı olan 213-1=8191 'dan hareketle, 212(213-1)=33550336'nın bir mükemmel sayı olduğunu da buldu. 5. mükemmel sayı 8 basamaklıydı. Nicomuchos'un iddialarından 1., 3., 4. zamanla çürütüldüler. 6. sayı 1555'de J.Scheybl tarafından bulundu ise de 1977'ye kadar farkına varılmadığından mükemmel sayılar konusundaki gelişmelere katkısı olmadı.. 6. mükemmel sayıyı tekrar ve Scheybl den bağımsız olarak bulan gene Cataldi(1603) idi: 216(217-1)=8589869056. Bu sıra 8 de olmasına rağmen tekrar 6 ile biten bir mükemmel sayıydı. Cataldi 7. mükemmel sayıyı da bulan matematikçi oldu: 218(2191)=137438691328. Mükemmel sayılarla ilgili çalışan matematikçilere Pierre de Fermat, Rene Descartes ve Marin Mersenne gibi ünlüleri de dahil edelim. Bu çalışmalar sırasında Mersenne Asalları'nın da bulunduğunu, Fermat'nın küçük teoremi adıyla ünlü teoremin bu çalışmaların eseri olduğuna değindikten sonra, 8. mükemmel sayıyı bulan Euler'e gelelim: Euler, kendinden önceki matematikçilerden farklı olarak, tek mükemmel sayıların da olabileceğini ileri sürdü. Günümüze kadar bu konuda yapılmış olan çalışmalar, ne bu iddianın doğruluğunu ne de yanlışlığını ispatlamaya yetmemiştir. Günümüze kadar 44 adet mükemmel sayı(hepsi çift, hepsi 6 veya 8 ile bitiyor-ama sırayla değil) bulunmuştur. 44. mükemmel sayının 19 milyondan fazla basamağı vardır. Mükemmel sayıların tarihi kısaca böyle. 45.cı mükemmel ve ilk tek için sayınızı bekliyoruz. Bu arada söylemeden geçmeyelim; Batı'da mükemmel sayılara gösterilen tutkunun gerisinde ilk sayı olan 6'nın tanrının dünyayı 6 günde yaratmış olması inancı ve Ay ayının 2. sayı kadar, yani 28 gün olması da var.

Halil TANIR-Matematik Öğretmeni

Bal arıları milyonlarca yıldır peteklerini altıgen yapmaktadır

(On milyonlarca yıl öncesine ait arı fosillerinden bu anlaşılmaktadır). Acaba neden bu şekil dikdörtgen, beşgen, sekizgen değil de altıgendir? Bunu araştıran matematikçiler birim alanın tamamen kullanılması ve en az malzemeyle petek yapılabilmesi için en ideal şeklin altıgen olduğunu ortaya koydular. Petekler üçgen ya da dörtgen olsaydı, boşluksuz kullanılabilecekti.

Fakat altıgen hücreler için kullanılan malzeme üçgen ya da dörtgen için kullanılan malzemeden daha azdır. Diğer birçok geometrik şekilde ise kullanılmayan bölgeler ortaya çıkacaktı. Sonuç olarak altıgen hücre, en çok miktarda bal depolarken, yapılması için en az balmumu gereken şekildir.

Dişi (işçi) arıların bu çalışmalarında en çok ilgi çeken durumlardan biri onbinlerce işçi arının her birinin, birer tuğlacığını bıraktığı bu yapının, geometrik ölçülere bütünüyle uyabilmesidir. Matematikçiler verilen belirli miktardaki balmumuyla yumurtadan çıkacak kurtçukları içine alabilecek daha geniş bir yer yapılamayacağını ispatlamışlardır. Böylece işçi arılar belirli miktardaki gereçle, gereken büyüklükteki bir yapının en ekonomik biçimde nasıl yapılabileceğini göstermektedirler.

Antoine Ferchault adındaki bir Fransız böcek bilgini, bunu “Arılar problemi” diye tanınan bir geometri problemi olarak ortaya koymuştur. Bu problem şudur: “Tabanı birbirlerine göre eğimi aynı olan üç çeşit eşkenar dörtgen ile kapanmış düzgün altıgen bir dik prizma verilsin. Bu prizmanın toplam yüzey alanının en küçük değerde olması için eşkenar dörtgenler arasındaki açılar ne olmalıdır?” Biri Alman, biri İsviçreli, biri de İngiliz olan üç tanınmış matematikçi bu problemin çözümüyle uğraştılar ve şu sonuca vardılar: 70° 32′ (70 derece ve 32 dakika). Gerçekten de bu, dişi bal arılarının yaptığı petek gözeneklerinin açısının tamı tamına aynısıdır.
İşçi arılarımız peteğin yapımına birkaç farklı noktadan başlarlar. İş ilerledikçe peteğin gözenekleri orta yerde birleşir. Bu durumda kaynaşma noktasındaki peteklerin açıları yine kusursuzdur. Bu işçi arıların peteğin yapımına rastgele koyulmadıklarını, başlangıç ve bitiş noktaları arasındaki uzaklıkları, arkadaşları olan diğer işçi arılarının pozisyonlarını önceden çok ince bir şekilde hesapladıklarını ortaya koyar. En usta matematikçiler bile arının hesabının kusursuzluğunu 70° 32′ (70 derece ve 32 dakika)’yı hesaplayarak ortaya koymaktadırlar. Fakat bu matematik profesörlerine elinize bir cetvel alın, bu açıları tam tutturarak bir altıgen çizin desek, hele hele bu hesapları yapan üç profesöre üçünüz ayrı yerden başlayarak altıgenler çizin, ortadaki altıgenler de tam düzgün, kusursuz olsun desek hiç şüphesiz bu kadar ince bir çizimi beceremezlerdi. Görülüyor ki arı, hem büyük bir teorisyendir, hem de müthiş bir pratisyendir. Teoride hesaplanması çok zor olanı hesaplamış, pratikte ise bizim el ve gözlerimizle tayin edemeyeceğimiz hassaslıktaki ölçüleri tutturmuştur…

Sunday, November 23, 2008

Bilinçaltı'nın önemi

Bilinçaltımızın derinliklerinde sınırsız bilgelik, engin bir güç ve bize gerekli her şeyin olduğunu biliyor muydunuz? Bilinçaltımızı geliştirip kontrol ederek yaşamımızdaki olumsuzlukları değiştirmek mümkün mü? İste bu sorunun cevabını üç yıldır profesyonel olarak "zihin koçluğu" yapan fizik öğretmeni Zafer Akıncı´ya sorduk. Uzun yıllar öğrencilerin öğrenme modelleri üzerine çalışan Akıncı, "zihin koçu" olmasını söyle anlatıyor:

"Önceden öğrencilerin ya zeki ya da geri zekâlı olduklarını düşünüyordum. 1998 yılında çoklu zekâ uygulamalarıyla tanıştıktan sonra her şey değişti. O yıl hafıza eğitimi aldım. Öğrencilerle yaptığım çalışmalarda gördüm ki bu çocuklarda anlayış, öğrenme ve hafıza sorunu yok. Anladım ki öğrenmeyi etkileyen hafıza ve zekânın dışında bir faktör daha var. Onun da bilinçaltı olduğunu keşfettim." Vizyoner Eğitim Danışmanlık Merkezi´nde "zihin koçluğu yapan Zafer Akıncı, öğrenme problemi yasayan, kötü hatıralarından kurtulmak ve bilinçaltını kontrol altına almak isteyenler için sorularımızı cevaplandırdı.

Bilinçaltını kısaca tarif eder misiniz?

Amerika´da bilinçaltı konusunda uzmanlardan biri "Bir gemi düşünün, bütün tayfaları bilinçaltıdır. Her şeyi yapan onlardır. Bilinç de kaptandır. Kaptan emir verir, duygularıyla ´sunu yapma´ derse, bilinçaltı ona itaat eder. Çünkü gemiyi kontrol eden esas işi yapan bilinçaltıdır." diyor. Kaptanı yani bilinci etkileyen faktörler vardır. Bunlar anne, baba, kardeşler, arkadaş çevresi, televizyon vb. Bir çocuk doğduğunda en az 400 defa "yapamazsın, edemezsin" sözünü işitiyor. Bilinç bunu hemen algılıyor ve bilinçaltına kaydediyor. Psikolojide buna "Kendini gerçekleştiren kehanet" deniyor. Bu olumsuz şartlanma, insan zihnini kötü yönde etkiliyor.

Bilinçaltını kullanarak öğrenme nasıl gerçekleşir?

Aslında bizim bütün öğrenmelerimiz bilinçaltında olur. Bilinçaltı bağlantılarla çalışır. Bana getirilen bir öğrencinin ebeveyni "Hocam bu çocuk matematiği sevmiyor." demişti. Çocukla matematiği neden sevmediğini bulmak için konuştuk. Konuşurken ilkokul döneminde yasadığı bir anısını anlattı.

Matematik öğretmeni derste soru çözerken yanlış cevap verdiği için çocuğu öğrencilerin arasında küçük düşürmüş. Çocuk bilinçaltında bağlantı kurmuş, matematik işlemlerini görünce kendisini aşağılanmış hissediyor. Öğrenciyle bir bilinçaltı çalışması yaptık. "Çok güzel bir anını düşün" dedim. Kendini çok iyi hissettiği sırada -tabii gevşemiş bir halde alfa konumunda, duyusal yoğunluk yasayarak- tahtaya matematik dersinden uzun formüllerden birisini yazdım. "simdi gözünü aç!" dedim. Gözünü açınca formülü gördü. "simdi gözünü kapat" dedim. Bir iki kere daha bunu uyguladık. Yaptığım şey şu; matematik formülleriyle çocuğun güzel anıları arasında bağlantılar kurduruyorum. Çocuk, sene sonunda takdirname aldı. Matematiği de beş oldu.

Velilerimizin çok kullandığı bir şey var: Meselâ çocuk matematik dersinden ödevini yapmaya çalışıyor, fakat yapamıyor. Veli de sinirlerine hakim olamayıp çocuk anlamadı diye bağırıp çağırıyor veya tokadı yapıştırıyor. Farkında olmadan çocuğun bilinçaltında matematik dersiyle azar ve tokat arasında bağlantı kurduruyor. Bu da ileride o çocuğun matematik dersini sevmemesine ve yapamamasına neden oluyor. Antony Robbins diyor ki" Annem bana sigarayı nefret ettiren kadındır. Bir gün annem, ´Oğlum sigara içmek ister misin?´ diye sordu. Ben de ´Evet´ dedim. Bir hafta kavanozun içinde beklemiş, ıslanmış, iğrenç kokan sigarayı verdi ve ´İçeceğin şeyin kokusunu al.´ dedi. İçimde öyle bir bağlantı oluştu ki ne zaman sigara görsem midem bulanıyor." Bilinçaltı çok güçlüdür. Bağlantılarını yapar ve sizin fizyolojinizi ona göre ayarlar. Farkında olmasanız bile bilinçaltı bağlantıları eğitimde, ailede ve her türlü ilişkide kullanılır. Ne yapmanız gerektiğini bağlantılar kurarak ayarlar. Bu eğitimde çok daha önemlidir. Bir şeyi başaramayacağınıza inanırsanız onu başaramazsınız.

Bilinçaltıyla öğrenme tekniklerini hangi temele bağlıyorsunuz?

Bilinçaltının temelinde bağlantı kurma vardır. Öğrendikleriniz arasında bağlantı kurarsanız unutmazsınız. Hafızası zayıf olan bir çocukla görüşüyorum. Çocuk ateri oyunlarında muhteşem. Labirent tipi oyunlarda bütün labirentleri sayabiliyor. "Nasıl tutuyorsun bunu aklında?" dedim. "Hocam, çok zevkli." dedi. Labirent isimleriyle bilinçaltı arasında zevkle bağlantı kurmuş. Hafıza teknikleri, çoklu zekâ uygulamaları, konsantrasyon eğitimi, hızlı okuma teknikleri bunların hepsi bilinçaltı bağlantı tekniğiyle öğretilir. Zaten fizyolojik olarak da böyle. Beynimizde nöronlar var. Bütün nöronların arasında bağlantı kurduğunuzda zekâ oluşuyor. Yani ne kadar çok bağlantı, o kadar çok zekâ.

Herkeste yaklaşık 100 milyar nöron var ama nöronlar arasındaki bağlantı kombinasyonu sınırsız. Temel prensip bağlantısını, bilinçaltında eğitimcilerimiz kullanmalı. Meselâ ben ders anlatırken hiçbir zaman konunun ismini önceden söylemem. Her konuya hazırladığım küçük hikâyelerle baslarım. Örneğin "Nisanlı güzel bir bayanla borant, deney yapıyor. Deney yaparken birden parmağındaki yüzük, deney yaptığı sıvının içine düşüyor. Ağlayarak profesörün yanına koşuyor diyor ki´ben mahvoldum, alçak adam bütün her şey yalanmış.´ Profesör soruyor; ´ne oldu kızım´ diye. ´Bu adamın sevgisi yalanmış´ diyor. Profesör, ´Nerden anladın?´ deyince o da ´yüzüğüm sıvının içine düştü ama dibe batmadı, sıvının öz kütlesi altının öz kütlesinden küçük olduğu için batması gerekirken yüzüğüm batmadı. Demek ki altın değilmiş bunun her şeyi yalan." Ve diyorum ki "Çocuklar kaldırma kuvveti hayatınızı kurtarır, kendinizi kandırtmayın." Herkes gülmeye başlıyor. Böylece güzel bir duygu oluşuyor konu hakkında. Simdi ben ne anlatırsam anlatayım onlar anlayacaklar. Bu yöntem dersin basında 5 dakikamı alıyor. Sonra "Hocam ne kadar kolay bir konuymuş." diyorlar.

Psikolojide buna "çapa" deniyor. Mizah yaparak çocukların kafasına çapalar atıyorum."Çocuklar simdi çok zor bir soru soracağım bunu yapan her soruyu çözer." diyorum. Hâlbuki sorduğum soru çok basit. Tabii çözüyor çocuk. "Hocam hani zordu" diyor. "Aslında zor da size kolay geldi, iste bir zor soru daha" diyorum, gülmeye başlıyorlar. Beyinlerinde bağlantı kuruyorum. Zor soru deyince mizah anlıyorlar. Bağlantıyı güçlü kurduğumuzda %95 başarı alıyoruz.14 kişilik bir sınıfta yaptığım çalışmalar sonunda 11´i Milli Eğitim basarı sınavında ilk 50´ye girdi. Bunu tüm derslerde uygulayabilirsiniz. Bilinç ve bağlantı tekniği artı mizah. Meselâ gazlarda kaldırma kuvvetiyle ilgili bir formül vardır. P.V=N.R.T çocuklara ben "Palavracı Nurettin" deyince gülüyorlar. Formül komik geliyor. Eğitimde bu tekniklerin uygulanması gerekir. Bu bakış açısını kazandırmak lâzım çocuklara.

Bir öğrencim var. Psikologa götürmüşler. IQ testinde geri zekalı olduğu tespit edilmiş. Hâlbuki IQ testi, zekânın tümü için yapılan bir test değil, sadece sayısal ve sözel zekâyı ölçüyor ve her insanda 20´ye yakın zekâ türü var. IQ testi sonucu geri zekâlı olduğu söylenen çocukla çalışmaya başladık. Ona 10 tane kelime verip "Say" dedim. "Hocam, biliyorsunuz bunu sayamam." dedi. Perişan olmuş çocuk, ailesi de kendisi de geri zekâlı olduğuna ikna edilmiş. İki buçuk ay özel bir çalışma yaptık. Simdi bana diyor ki "Hocam dünya hafıza şampiyonasına nasıl başvurabilirim? "Özgüven kazandı; çünkü yapabildiğini gördü.

Bilinçaltıyla öğrenme teknikleri herkese uygulanabilir mi?

Herkese uygulanabilir. Özel bir şart gerekmiyor. Bilinçaltı sadece psikologların tapusunda olan bir konu değildir. En muazzam organımız olan beynin nasıl kullanılacağını öğrenmemiz gerekir. Eğitimciler özellikle bilinçaltını bilmediği için birçok çocuğu harcıyor. Öğretmenler olarak verdiğimiz mesajlar çocuğun beynine ne olarak gidiyor, nasıl sonuçlar doğuruyor, öğrenmemiz lâzım. Anne babaların da bilinçaltı konusunda etraflıca bilgi almaları gerekir. Çünkü her insan deha beyniyle doğar.

Bilinçaltımızın kapasitesi ne kadardır?

Beyni tanıdıkça bilim adamları su tespiti yapıyor: "Gerçekten muazzam sınırsız bir yapı." Oysa veliler çocuklarının bilinçaltını "yapamazsın, edemezsin, ahmak" gibi sözlerle dolduruyor. Ve bunlar sürekli kayıt ediliyor. Bu şekilde çocuğun beyni şartlandırılıyor. Sonra da öğretmenler çocuğun hayatını karartıyor. Hepsi için demiyorum; çünkü bu teknikleri bilmediği halde öğrencilerini çok iyi yetiştiren öğretmenler var.

Bilinçaltı öğrenme teknikleriyle hangi yaşlardaki öğrencilerden daha fazla verim alıyorsunuz?

En çok ortaokul düzeyindeki öğrencilerle çalıştım. ÖSS düzeyinde de verim aldım. Ortaokul çok önemli bir çağ; tam karakterin oluştuğu, bilinçaltının oturduğu bir dönem. 11-12 yasına kadar çocuklar çok iyi eğitilmelidir.

Her ders için aynı teknikle mi yoksa ayrı ayrı tekniklerle mi eğitim veriyorsunuz?

Aslında ben ilk başladığımda fotografik hafızayı kullanıyordum. Ondan sonra çoklu zekâ uygulamalarını keşfettim. Sonra konsantrasyon, hızlı okuma ve NLP tekniklerini öğrendim. Ve bunların hepsini birleştirerek "bütünleşik zihin gelişimi" adında bir öğrenme modeli uygulamaya başladım.

Bütünleşik zihin gelişimi modelini biraz daha anlatır mısınız?

Bu sistemle insanlara zihninin nasıl çalıştığını öğretiyoruz. Yani ben çocuğa "Tarih dersini böyle çalışmalısın" demem, "Senin zihnin böyle çalışıyor, aklında böyle tutabilirsin." derim. Çocuk zaten zihnini keşfedince nasıl çalışacağını kendisi buluyor. Başarılı çocuklar bunları kullanıyor zaten. Başarısız olan öğrenciler ise "İllâ böyle çalışacaksın."diye bizim koşullandırdıklarımız. Su ana kadar 270´in üzerinde öğrenciyle çalıştım. 270 tane ayrı ayrı beyin çalışma sistemi buldum. Biz insanlara nasıl yapacağını öğretiyoruz. Bu yanlış. Önemli olan beynin nasıl çalıştığını anlatmak. Geçenlerde bir hadise yasadım. Velinin bir tanesi dedi ki "Hocam bu çocuk ders çalışırken ayakta geziyor. Ben de oturtuyorum". Çocukla konuştum. Yaptığım testlerde de çocuğun "kinestetik" yani dokunsal bir yapısı olduğu ortaya çıktı. Bedeniyle anlayan bu çocuğu oturttuğun an dersi anlayamaz. İşte veliler bunları bilmedikleri için çocuğu koşullandırıyor. On kere çocuğun kafasına vursanız bir daha kalkıp dolaşamaz ama dersini de anlayamaz. Sonrada "geri zekâlıyım" diye kendini etiketler, inanç oluşturur. Çocukları bir şeylere zorlamadan önce iyi analiz yapmak gerekir.

Küçük yaslarda bilinçaltıyla öğrenme eğitimi almış bir öğrencinin ileriki yıllarında aldığı bu eğitim etkisini korur mu?

Küçük yaslarda verdiğimiz böyle bir eğitim, çocuğun ileriki yaslarında da avantaj sağlar. Çocuk, zihnini tanıdığı için öz güveni gelişir; karakteri oturur. Biz çocukların zihinlerinin nasıl çalıştığını önemsemiyoruz. Başarısız olduklarında ise onları suçluyoruz.

Verimli bir bilinçaltıyla öğrenme eğitimi kaç seansta tamamlanıyor?

Bilinçaltı teknikleri dediğimiz öğrenme modelinde sihirli değnekle dokunup bir şeyleri değiştirmiyoruz. Çocuk nasıl öğreniyorsa öyle öğretiyoruz. Beynin grafiğini çıkarıyoruz. Çalışmalarımız genellikle bir ay sürüyor. Bilinçaltı tekniklerini kullanarak konsantrasyon, öğrenme, motivasyon, hedeflere kilitlenme eğitimlerini veriyoruz. Konsantrasyon çok önemli. Öyle öğrencilerle karşılaşıyorum ki "Beş dakika dersin basında duramıyorum." diyor ama "Yüzüklerin Efendisi" filmini üç saat gözünü kırpmadan izliyor. Konsantrasyon bozukluğu olan çocuk üç saat nasıl otuyor? Sorun konsantre bozukluğu değil dersi nasıl çalışacağını bilmiyor. Biz derse konsantre olmasını sağlıyoruz.

BASARI İÇİN BİLİNÇALTINI PROGRAMLAMA İPUÇLARI

1- Bilinçaltınızda her sorunun cevabı vardır. Uykuya dalmadan önce bilinçaltına "Sabah altıda kalkacağım." emrini verirseniz sizi tam saatinde uyandıracaktır.

2- Her gece yatarken kendi kendinize söylediğiniz olumlu ifadeler sağlığınızın kusursuz olması yönünde olsun; bilinçaltınız buyruğunuzu yerine getirecektir.

3- Bir kitap ya da harika bir tiyatro eseri yazmak, fevkalâde bir konuşma yapmak istiyorsanız, bu fikri sevgiyle hissederek bilinçaltınıza iletin; oda size istediğiniz karşılığı verecektir.

4- Asla "bunu yapamam" ya da "sunun olması imkânsız" gibi sözler söylemeyin. Bilinçaltınız bunu yalın anlamlarıyla alacak ve bu düşüncelerden dolayı yapmak istediğiniz şey için yeteneğiniz olmadığını kabul edecektir.

5- Size zarar verecek ya da canınızı yakacak şeyler düşünmeyin. Çünkü neye inanırsanız onunla karsılaşacaksınız.

6- En doğru şekilde düşünüp hissetmeye baslarsanız huzurlu bir zihne sahip olmanız kaçınılmaz olur. Bilinçaltınız, zihninizden geçirip doğru olduğunu iddia ettiğiniz her şeyi kabul edecek ve size bunu yaşatacaktır.

7- Bilinciniz kapıdaki bekçidir. En önemli işlevi bilinçaltını, yanlış izlenimlerden korumaktır. İyi şeylerin olabileceğini ve şu anda olmakta olduğunu düşünmeyi her zaman tercih edin.

Monday, October 13, 2008

Bloggers Digest 10/10/08 | Get Elastic

  • Do you Tweet about retail? (In English: are you on the social micro-blogging network Twitter?) If so, check out this list and add yourself if you like (you can edit the page through the link at the bottom right if you have a Google Account). Kudos to Chad White for finding it and Keith Anderson for creating it.
  • Ann from World of Usability (winner of our ecommerce conference contest pass to last week’s Online Market World) re-capped Zappos CEO Tony Hsieh’s keynote which includes interesting history of Tony’s business ventures to customer service and company culture.
  • Amazon was awarded a patent on rewarding helpful customer reviewers with badges who post particularly helpful reviews. Before you panic, the patent specifically covers a formula for determining which reviews were most helpful without relying on “was this review helpful” feedback from other users. If you’re schooled in legalese, check out the full text of the patent.
  • When the economy gets tough, email marketers start sending holiday emails waaaay early - a week and a half earlier than last year’s trends, according to RetailEmail.com. Marketers are also sending MORE emails - the question is whether customers want to receive holiday email this early or this frequently (it’s probably the last thing cash-strapped customers want to be reminded of…)

Thursday, November 23, 2006

KİŞİSEL GÜVENLİK ÖNLEMLERİ

LÜTFEN, DİKKATLE OKUYUP UYGULAYINIZ

1. GENEL HUSUSLAR:
a. Cüzdanınızda bulunan kimlik kartlarının birer önlü arkalı
fotokopilerini çekerek evde veya işyerinizde bulundurun.
b. Çantanızda günlük ihtiyacınız dışında büyük miktarda para
bulundurmayın.
c. Cep telefonunuzu çantanıza koymayın.
d. Değerli takılarınızı çantanıza koymayın dikkati çekecek
ölçüde kolye, bilezik, yüzük gibi takılarınızı takmayın.', 'e. Pahalı ve gösterişli çantalar kullanmamaya dikkat edin.
Mümkünse fermuarlı çantaları terci edin.
f. Riskli bölgelerdeki ATM;lerden , özellikle tenha ve gece
koşullarında para çekmeyin.
g. Her türlü karmaşa ve dikkat dağıtan olası olayları şüpheyle
karşılayın.

2. YOLDA YÜRÜYÜŞLERDE:
a. Tenha ve riskli bölgelerde tek başınıza yürümemeye özen
gösterin. Mümkünse bu bölgeleri geçişte taksi kullanın
veya ikili üçlü gruplar halinde yürüyün.
b. Çantanızı araç yolunun tersi yönündeki kolunuza asın.
c. Çantanızın kapak kısmını vücudunuz tarafına gelecek şekilde
taşıyın.
d. Tretuvarın, duvar tarafına yakın yürüyün.
e. Yolda yürürken dalgın olmayın, etrafınızı kontrol edin.
f. Herhangi bir nedenle yabancı birinin :saat, adres, vs. sorma
girişimini şüpheyle karşılayın. Dikkatinizi dağıtmalarına imkan
vermeyin. Saatim yok bilmiyorum gibi yanıtlar verin.

DİKKAT: Zorla alım olaylarında, asla direnmeyin. Sizin yaşamınız çok
daha önemli. Çalanlar çanta içinde sadece para ve değerli
eşyalarınızı alıp kimlik ve diğerlerini bir yerlere bırakacaklardır.
Bu eşyalar bir şekilde size ulaşacaktır.

Bir Başka “İş Başvurusu” Mektubu

Michael J. Gelb, Leonardo Da Vinci Gibi Düşünmek

Milano''da, 1480''li yıllarda hükümdarın çocukluk döneminde naiblik yaparak devleti onun adına yönetmekte olan Ludovico Sforza''ya, bir gün tanımadığı bir kişiden bir mektup geldi.

Dünyanın belki de en ilginç "iş başvurusu" denilebilecek bu mektubu gönderen kişi, neler yapabileceğini sıralıyor ve bunları kanıtlayabilmesi için kendisine olanak sağlanmasını istiyordu.', 'Sıradan bir devlet yöneticisinin "ciddiyetten uzak" diyerek belki de yırtıp atacağı bu mektubu Ludovico Sforza, sonuna değin sabırla ve hatta büyük bir dikkatle okudu.

Onun sabrının aynını lütfen şimdi siz de gösterin ve çok kişinin "ciddiye almayacağı" konular içeren bu ilginç "iş başvurusu mektubunu" siz de dikkatle okuyun:

"Saygıdeğer Lordum, yeni savaş araçları yaptıklarını ve bunları kullanmakta usta olduklarını ileri süren kişilerin, kanıt olarak ortaya koydukları bilgileri gördüm ve dikkatle inceledim. Şu sonuca vardım: Bu araçlar yeni buluşlar değildir ve kullanılışlarının da, zaten kullanılmakta olan araçlardan hiçbir farkı yoktur. Bu gerçeği gördükten sonra kendimde, siz Ekselanslarına başvurarak aşağıda özetle belirteceğim tüm konuların, etkin bir biçimde ve hiçbir önyargım olmaksızın, yüksek huzurlarınızda tanıtımını yapmak cesaretini buldum.

Uygun göreceğiniz bir zamanda ve yerde bana bu olanağı tanıyacağınıza inanıyorum. Size tanıtımını yapmak istediğim çalışmalarım şunlardır:

Çok hafif ve güçlü ve kolayca taşınmaya uygun köprüler için planlarım var.
Bir yer kuşatıldığında hendeklerdeki suyun nasıl kesileceğini ve sayısız basamaklarla uzayan merdivenlerin nasıl yapılacağını biliyorum.
Setlerin yüksekliği ve arazinin konumunun kuvvetli olması nedeniyle top atışlarıyla yıkmanın olanak dışı olduğu durumlarda bir kaleyi ya da sığınağı yıkabilmenin yöntemini biliyorum.
Dolu iriliğinde taşlar atabilen ve çok kolay taşınabilir özellikleri nedeniyle kullanımları da çok kolay olan toplar yapmak için çalışmalarım var.
Denizde yapılacak bir savaşta, saldırı ve savunma açısından çok uygun makineler yapmak ve en ağır topların ateşine, barut ve dumana dayanıklı gemiler yapmak için çalışmalarım var.
Belli bir noktaya ulaşmak için, bir nehrin altından geçmek gerekse bile, hiç gürültü çıkarmadan, yer altında geçitler kazmak ve tüneller açmak için geliştirdiğim yöntemlerim var.
Saldırılar karşısında güvenli ve dayanıklı, ayrıca düşman hatlarını top ateşi altında bile geçebilecek özellikleriyle savaşta asker kaybını önleyecek kapalı araçlar da yapabilirim.

Bu araçların arkasından piyadeler, zarar görmeksizin ve direnişle karşılaşmaksızın kolaylıkla ve güvenle ilerleyebilirler. Gereksinim durumunda, şimdi kullanılanlardan farklı olarak, biçimleri ve boyutları nedeniyle kolay kullanılabilir toplar, havanlar ve hafif cephane yapabilirim.

Top kullanmanın olanak dışı olduğu yerlerde sapanlar, mancınıklar, tuzaklar ve üstün etkinlikte başka makineler üretebilirim. Özetle, değişik koşullara göre, değişik biçim ve kullanımda sayısız saldırı ve savunma makineleri yapabilirim.

Barış zamanında, resmi ve özel binaların yapımında ve suyun bir yerden başka bir yere taşınmasında size, mimarların verebilecekleri düzeyde hizmet verebileceğime inanıyorum.

Mermer, bronz ya da kilden heykeller ve kim olursa olsun, başkalarının yaptıklarıyla kıyaslandığında daha başarılı bulunacağını bildiğim resimler yapabilirim.

Tüm bunların dışında ayrıca, babanız prensin aziz hatırasını ve ünlü Sforza malikanesinin şan ve şerefini ebediyen yaşatacak bronz at heykeller yapımını başarabilirim.

Ve, yukarıda belirttiğim konulardan herhangi birini gerçekleştirebileceğimi kuşkuyla karşılamanız durumunda bunları, malikanenizin bahçesinde ya da Ekselanslarını memnun edebileceğim başka bir yerde denememe izin vermeniz için kendimi, tüm varlığım ve bilgimle hizmetinize sunuyorum."

Ludovico Sforza, bu ilginç iş başvurusu mektubunu okuduktan sonra saray görevlilerine, mektubun sahibi kişiyi bulup getirmelerini emretti.

Leonardo Da Vinci, saraya getirildikten hemen sonra işe alındı.

Pazarlama Nedir?

Pazarlamanın tek amacı; daha fazla ürünü, daha çok insana, daha sık ve daha yüksek fiyatlarla satmaktır. Bunu yapmak için başka bir neden yoktur.

Pazarlamak ciddi bir iştir –pazarlamanın kendisi de giderek ciddi bir iş alanı haline geliyor.

Pazarlama sır değildir ve pazarlamacılar böyle olduğunu iddia ederek kendilerini popüler yapamazlar.

Pazarlama profesyonel bir disiplindir. Onu amacınıza veya bu konuda eğitilmemiş başka birine bırakamazsınız.

Günümüz pazar ortamında, tüketici demokrasisi vardır. Tüketici, çok sayıda seçeneğe sahiptir, bu yüzden nasıl seçeceklerini onlara pazarlamacılar anlatmalıdır.', 'Hedefinizi planlayın. Ulaşabileceğinizi düşündüğünüz yeri değil, olmak istediğiniz yeri hedefleyin.

Hedefinizi belirledikten sonra, sizi oraya ulaştıracak stratejiyi geliştirin.

Strateji patrondur. Bunu asla unutmayın. Strateji, “herşey iletilir”deki “herşey”i kontrol edendir. Stratejinizi değiştirmeye karar verebilirsiniz ama stratejisiz yapamazsınız.

Pazarlama bir bilimdir. Harcama yapmak, ölçmek, analiz etmek ve uygulamakla ilgilidir. Düşüncelerinizi değiştirme konusunda istekli olmalısınız.

Neyin istendiğini bulun ve insanlara bunları sunun; veya ne sunabileceğinizi bulun ve onu istenebilir yapın. Ama unutmayın ki ilki daha kolaydır.

Her markayı ve her pazarlama bölgesini ölçün. Bunu sık sık, en azından ayda bir defa yapın ve aksatmayın. Pazarlama, sonuçlar yaratmalıdır.

Sorular sorun. Uyanık olun ve yaratıcı düşünün. Yaratıcılık, eski fikirleri yok etme sürecidir. Her gün yeni bir gündür.

Benzerlik satış yapmaz. Ürününüzün değeri, onun tüketicilerin gözünde rekabetteki farklılığına göre belirlenir.

İmajın tüm elementlerini kullanarak markanızı kurun; ticari marka imajı, ürün imajı, kullanıcı imajı, kullanım imajı ve çağrışım imajı.

Doğru araçları kullanın: Hacime değil, kâra odaklanın; pazar payına değil, gerçek tüketime odaklanın; marka bilincine değil, gelecek bütçelerdeki paya odaklanın.

Satın almaları için müşterilerinize daha çok neden vermeye devam edin. Daha sık gelmelerine ve ürününüzü daha yüksek fiyatlara almalarına ihtiyacınız var.

Bölgesel pazarlama yapın. Tüm tüketicilerinize, onların kişiliklerine uyan bir şeyler vermek zorundasınız. Çok sayıda güçlü lokal markadan sonra global markalar kurulmalıdır.

Balığın olduğu yerde avlanın. Ürününüzü isteyen ve alabilecek durumda olan tüketicilere satış yapmaya odaklanın. En kârlı hedefleri belirleyebilmek için pazarınızı bölün.

Davranışı öğretmek veya değiştirmekten çok daha kolay olan, davranışı artırmak ve genişletmektir.

İ.K.’yı (S.O.B / Source of Business) düşünün. İşin kaynağı; gelecek satışınız ve kârınız nereden gelecek?

Görünür taleple gözlerinizi kör etmeyin. Öncelik yok olabilir. Satılanı satmayı sürdürün.

Organizasyonunuzdaki herkesin stratejiyi, amacı ve iş hedeflerini anladığından emin olun. Sonra diledikleri gibi yürütmelerine izin verin.

En iyi pazarlama profesyonellerini bulun ve onlar için işler yaratın. En iyi organizasyon tablosuna değil, en iyi insanlara ihtiyacınız var.

Mükemmelliği ödüllendirin, hataları cezalandırın.

Strateji sizin işinizdir. Reklam ajanslarının işi onu verimli bir biçimde iletmektir.

Tek bir ajans tüm markalarınızın gereksinimlerine cevap veremez. Bir ölçü her bedene uymaz.

Ajansların en iyi yetenekleri çekmeleri için kaynaklara ihtiyaçları vardır. Onlara yeterli ödeme yapmalısınız ancak ölçülebilir sonuçlar talep edin.

Israrlı olun ve tutkuyla çalışın. Böyle olmazsa, sabah erkenden uyanmanın ne anlamı kalır ki?

Sergio ZYMAN

Bildiğimiz Pazarlamanın Sonu