Tuesday, August 15, 2006

HIZLI DÜŞÜNME VE CEVAP VERME YÖNTEMLERİ

Yazar : Ken KOOPER

Yayınevi : Rota Yayınları

Bilim Grubu : Başarı

“Deneyimli insana soru sormak genellikle deneyim kazanmanın ilk adımıdır.”

Blarneycilik(yaltaklanma):

Blarneycilik kendi söylediklerine kendinizde inanıyormuş gibi görünme ve konuşma sanatıdır. Bununda ayaküstü düşünmeyle biraz ilişkisi var.

Hazırcevaplık:

Yaşlıca bir adam genç bir bayana mağazaya girerken kapıyı tutmuş. ', 'Genç bayan adamcağıza öfke dolu bakışla şöyle demiş.”Bu davranışınızın sebebi sadece ve sadece bayan olmam.” “Yanılıyorsunuz bayan.” Demiş adamda”bu davranışımın sebebi kibar bir insan olmam.”

Hazırcevaplılık-karşınızdakine anında haddini bildirme sanatı ayaküstü düşünmeyle alakası var.

Atlatma:

Atlatma laf kalabalığı yapıp aslında hiçbirşey söylememe sanatıdır. Bununda ayaküstü düşünmeyle alakası var.

Yanlış Yöne Sevketme:

Yanlış yöne sevketme -bir söz söylerken aslında o sözün anlamının çok dışında bir şeyler anlatma sanatı.

Bu Kitaplar Kimin İçindir Neden:

Bu kitap bir şeyler başarmayı isteyenler içindir.

-İnsanlarla kurulan ilişkilerin, kendisini hızla yukarı çıkaracak bir yol olduğundan gizli gizli şüphelenenler için.

-İnsanları ne yapıp edip ikna etmenin, aslında hırslı olmaktan çok daha önemli olduğu

yolundaki o basit gerçeği anlayan insanlar için.

-İşverenleri, müşterileri kendinden üst düzeydekileri, seyircileri ve benzeri kişileri etkile-

yen şeyin bilginiz değil de bildiklerinizi aktarma şekliniz olduğunu anlayacak kadar zekası olan insanlar için.

Bu kitaplar şu kişiler içindir.

-Satıcılar

-Yöneticiler

-Eğitimciler

-Danışmanlar ve kabine üyeleri

-Topluluk önünde konuşma yapanlar

-Halkla ilişkiler ve reklamcılık dallarındaki muhasebe müdürleri

-Sözcüler

KENDİNİZİ TANIYIN

Durgun akan suların yatağının derin olduğu söylenir. Boş aletlerin daha çok ses çıkardığını söyleyerek, bu kanıyı farklı bir bakış açısından dile getirmiş oluruz.

Kumarda birkaç milyar kazansaydın sorusuna huzursuzca, yutkunur, omuzlarınızı silker ve "Eee bilemiyorum" denilip sohbet kesilirse

1-Bay KARARSIZ özgüven sahibi değildir.

2-Uydurabilecek geniş bir düş gücüne sahip değildir.

3-Ötekilerin kendisiyle alay edeceğini düşünmektedir.

4-Can sıkacak kadar tedbirli insandır.

Bay karasıza sıkıcı insan etiketi yapıştırılır ve bir daha hiçbir yere davet edilmez. Son derece iyi insandır. Başkalarının kendisiyle ilgili düşüncelerine fazla önem veriyor olabilir. Ne yazık ki , bedenindeki üretici sıvıların akışına izin vermemektedir ; duygularını öyle sıkı dizginliyordur ki zihni asla dört nala gidememekte, sadece yürüyebilmektedir.

Kumarda birkaç milyar kazansaydım ne yapmak isterdin gibi aptalca bir soruya cevap vermem gerekiyor beyniniz size nasıl cevap vermeniz gerektiğini şıp diye söyleyiverir. Biz de neşeyle "harcarım" deriz.

Hızlı bir şekilde düşünürken kendimize sarsılmaz bir şekilde güvenmemizi sağlayan bu yüksek idrak düzeyine ulaşabilmemiz için içimizdeki heyecanı harekete geçirmeliyiz. Çünkü düşüncelerimiz ve konuşmalarımızla doğaçlama yapabilmemizi aslında içgüdüsel bir şekilde bilinçaltında biliriz.

Sokrat aşağı yukarı şunları söylemiştir ; “kendisini tanımayan insan hiçbirşey bilmiyordur"

Söylemeye çalıştığım şu, yaşamamıza heyecan katacak kişi sadece kendimiz bir başkası değil. Belki de kişiliğimiz konusunda gerçekçi bir portreye sahip olmamız gereklidir.

SORULAR, SORULAR, SORULAR Topluluk karsısında konuşmaya yeni başlayan biri, kamera yada mikrofon karşısında aşağıdaki hatalardan birkaçını yapacaktır; hatta bazen hepsini yapacaktır. Eee, Iııı... sendromu, mesleği topluluk önünde konuşmak olmayan kişilerde çok görülür. Eee, Iııı silmenin tek yolu alıştırma yapmaktır. Bu tehlikeleri ortadan kaldırmanın sırrı, normal konuşma hızından daha yavaş bir şekilde konuşmaktır. Böylece bir sonraki sözcüğün ne olacağını düşünmek için kendinize zaman tanımış olursunuz.

1.Yavaş Yavaş; Normal Konuşma Hızından, Daha Yavaş Bir Şekilde Konuşun.

Bir kez akılıcılığı sağladıktan sonra, hızınızı artırabilirsiniz.

Peki ya abartılı el hareketleri ve çevredeki nesnelerle oynama alışkanlığımızı ne yapacağız? Beden dilimizin iyi niyetli dinleyiciler üzerinde iyi izlenimler bıraktığını kendimize sorma fırsatı bulmuş olduk ve öğrenmek için de kendimizi inceledik.

2. Konuşurken Etrafı Kurcalamayın; Kollarınız iki yanınızda ellerinizi çevredeki eşyalardan uzak tutmayı bilin.

Her sorunun ana fikrini cevabınızın bir parçası olarak tekrarladınız mı? Bu şekilde başlamak hem akıcılığı hem de hissettiğiniz gerginliği yada utangaçlığı bir kenara atmanızı sağlayacaktır. Daha da önemlisi soruları direk olarak cevaplamaya kalkışırsanız biran ne söyleyeceğinizi şaşırabilirsiniz. Bu da gebe bir sessizliğe, sizin de utanmanıza yol açacaktır. Ayaküstü düşünmek konusunda uzman olmak sorulara anında ve akıcı bir şekilde cevap vermeyi gerektirir.

3. Soruyu Kendi Lehinize Kullanın; Özgün soruyu tekrarlamak şu yararı sağlar

-Zaman kazandırır-Gerginliği dağıtır-Garip duraksamaları önler.(Eğer soruyu tekrarlamanız, istediğiniz sonucu vermezse konu ile alakalı bir soru seçip, yeniden cevaplamanız iyi olacaktır. Cevabınıza bir parça mizah katabilirseniz çok daha iyi olur. Hazırlıklı olmadığınız soruları cevaplarken, cevapları kısa tutmalısınız. Basit gündelik sözcükler kullanın.

4. Sözün kısasını söylemek için sözü kısa tutmak gerekir. Doğaçlama konuşma işlemini mükemmelleştirdikten sonra sözcük dağarcığınızı geliştirebilirsiniz.

"Bir etimologla, entomologu mu tanıyalım? Peki hala soru aslında zor görünüyor ama cevabı inanılmaz derecede kolay. Etimolog, entomologu ne olduğunu tam olarak bilendir."

VE DAHA FAZLA SORULAR

Benim altı sadık hizmetkarım var.

Her şeyi bana öğreten işte onlar.

Adlarıysa Ne ve Neden ve Ne Zaman

Ve Nasıl ve Nerede ve Kim

Soruluş Amacı Gizli Sorular:

Trafik polisi "Sizi yolun kenarına çektim, çünkü bu araç size sorun çıkarıyora benziyor. Bir sorun mu var?" aslında polis bizim bir sorunumuzun olup olmamasıyla ilgilenmemektedir. Onun öğrenmek istediği şudur; sizin vites değiştirmede zorlanmanız, direksiyona hakim olmamanız, sinyalleri yakmak yerine ön cama su fışkırtmanızın nedeni arabaya yabancı oluşunuz mu (araba çalınmış olabilir) yoksa zihinsel ya da bedensel bozukluğunuz mu (sarhoş olabilirsiniz) onu öğrenmektir.

Çok Unsurlu Sorular:

Bu tür sorular aslında sizi hedeflenen cevaba götüren ve bir çok soru gibi görünüp aslında tek soru olan sorulardır.

Varsayıma Dayalı Sorular:

Sorunun soruluş nedeni, aslında olayla hiç bir ilgisi bulunmayan bir cevap almak ve bunu, söylediği zaman ve bağlamın dışında kullanabilmektir. Renkli basının kullandığı manşetler bunlardır.

Değişkeni Olmayan Sorular:

Değişkeni olmayan sorulardan kasıt sorunun istenilen cevaba yönelik olmasıdır. Bu soru türü sadece "evet" ya da "hayır" diye cevaplanır. Yeterli olan kapalı soru türüne benzer, tek farkı vardır, cevap vermesi beklenen kişinin belli seçenekler arasında seçme özgürlüğü vardır.

Sonuca Bağlanmamış Sorular:

Bu soru türü genellikle personel müdürleri, gazeteciler ve satıcılar kullanır. Bu sorular genellikle altı sözcüğü içerir. Kim, Ne, Ne zaman, Nerede, Neden ve Nasıl. Bir konuyla ilgili en ayrıntılı bilgiyi öğrenmek için sorulur.

Tuzak Sorular:

Bu tür, televizyon ve radyo röportajcılarının en gözde soru türlerindendir. Sorunun amacı, sorunun yöneltildiği kişinin bir duvara toslamasını sağlamaktır.

Olumsuz Sorular:

Bu soruya saldırgan sorular adını vermek daha doğru olur. Soruluş amacı size haddinizi bildirmektir. Olumsuz sorular sizi, kendinizi savunmaya ve böylece daha sert saldırılara kurban kılmaya itmek amacıyla sorulan sorulardır.

Yankı Sorular:

Bu soru türü polislerin gözdesidir. Bu tür sorular sorarak zanlının anlattığı öykünün daha derinlerine inebilir. Uygulaması şöyledir: Sorguyu yapan kişi, zanlının cümlelerini soru cümlelerine dönüştürür; bu da zanlının söylediği şeyi yeniden gözden geçirip konuyu derinleştirmesini sağlar. Bu değişik türdeki soruları en iyi şekilde nasıl cevaplayabileceğimizi öğrenmeden önce, bence sorgulanırken davranışlarınızda dikkat etmeniz gereken noktalara bir göz atalım.

YALAN BELİRTİLER Birden hazırlıksız olarak aniden bir soru-cevap durumunun içine sokulduğunuzda heyecanlı olmanız çok doğaldır. Bu gibi zamanlarda ağızdan çıkan sözler başkadır, beden dilimizin anlattığı şey başkadır - ve böylece her şey berbat olur. Bu gibi durumlarda, beyninizle bedeninizin birbiriyle uyum içinde olup olmadığına dikkat etmelisiniz.

ALTI HAYATİ DAVRANIŞ KURALI 1. Her zaman direkt olarak soruyu soran kişiye bakın. Sık sık göz temasında bulunun ama onun gözlerini kaçırmasına neden olacak kadar ısrarla değil. Bir an için başka bir yere bakmanız gerekirse, başınızı çevirerek bakın, sadece gözlerinizi oynatmayın. Gözlerinizi fazla oynatmak size hilekar bir hava verir.

2. Konuşulan konuyu zekice bir ilgi ve merak ifadesiyle dinleyin. Arada sırada başınızı sallarsanız durumun sizin kontrolünüz altında olduğu izlenimini verirsiniz. Aynı şekilde, bu hareketiniz, genellikle soruyu soran kişinin düşünce zincirinin ucunu kaybetmesine ve daha az tartışmalı bir soru sormasına neden olur.

3. Soruyu dikkatle dinleyin; sorunun ardındaki gizli anlamı çıkarmaya çalışın.

4. Soruyu dinlerken, sorunun ardındaki anlamı yargılamakta aceleci davranmayın ve soru bitmeden cevabı hazırlamayın

5. Soruyu anladınız ama bir cevap oluşturmak için zamana ihtiyacınız var; o zaman soruyu ya tekrarlayın ya da daha da iyisi başka sözcüklerle yineleyin.

6. Size en masum gelen soru genelde arkasında gizli bir anlam içerir. Sorunun arkasındaki gizli anlamı ortaya çıkarmak için çok kısa bir yanıt verin ve ardından “neden sormuştunuz?” gibi soruyla karşı saldırıya geçin Bu yöntem amacın ortaya çıkmasını sağlamakta çok etkilidir ve sizin daha ayrıntılı cevap vermenizi ya da soruna daha iyi bir çözüm bulmanızı sağlar.

BAŞARAMAMA KORKUSU Bazen en zeki ve en hızlı düşünene insanlar bile istedikleri kadar başarılı olamazlar. Bu kaçınılmazdır. Çenenizi ne kadar çok ortaya çıkarırsanız, insanlara buna bir yumruk atmaları için o kadar çok olanak tanımış olursunuz. Başarısızlık sendeleyip düşmek değil, sendeleyip düşmek ve düştüğün yerde kalmaktır.

İNANDIRICI KONUŞUN “Sorular zihninizin nerelere kadar ulaştığını gösterir, cevaplarsa ustalığın”

Geçen bölümde sekiz soru kategorisini belirledik ve bunların birbirinden farklı olan yönlerini kabaca tanımladık. Şimdi ise bu soru türlerine tam olarak nasıl cevap vermemiz gerektiğini inceleyeceğiz. Şunu bilmelisiniz ki insanlar size bir soru sorduklarında, bunu aşağıdaki üç amaçtan biri ile yaparlar.

1-Şu anda bilmedikleri bir şeyi öğrenmek istiyorlardır.

2-Zaten bildikleri bir şeyi doğrulamak istiyorlardır.

3-Sizinle ilgili daha fazla şey öğrenmek istiyorlardır.

Söz gelimi dışa dönük insanlar, sadece sorulan sorunun cevabını vermekle kalmaz, aynı zamanda bu soruyu çevreleyen konuları da açıklamaya girişir. Öte yandan içine kapanık insanlar verebileceği en az bilgiyi ileterek cevap verirler. Verdikleri cevap kelimesi kelimesine doğru olabilir ama en ufak bir canlılık ya da parıltı içermez.

Mükemmel Cevap Nelerden Oluşur:

1-Sorulan soruyu cevaplayan az ve öz bir giriş açıklaması

2-İlk yorumunuzu güçlendiren destekleyici bir açıklama. Söz gelimi çok tanınan bir otoritenin bir sözü ya da düşüncesi.

Amacı Gizli Sorular:

İşveren: Bu göreve atandığınız taktirde, firmamızın en büyük bölümünden sorumlu olacağınızın ve en yüksek dördüncü maaşı alacağınızın farkında mısınız? Sorunun amacı, hevesinizi ölçmek değil. Sizi yönlendiren şey güç mü, para mı yoksa her ikisi mi, bunu anlamaktır. Şirketler türlü türlüdür; elbette işe aldıkları personelde aradıkları farklı farklıdır. Bu yüzden sorulan soruya cevap bütün ilgili konulara değinmekle beraber, karşınızdakinin kusurlarını yatıştıracak şekilde olmalıdır. Belki de cevabınız aşağıdaki gibi olmalıdır.

Cevap: Bu cevapla soru sorulan kişi, ilk olarak iş hayatındaki gelişmeleri kendisini doğal olarak büyük bölüm yöneticiliğine getirdiğini, ikinci olarak da hak ettiği maaşı aldığını belirtmiş oluyor.

Çok Unsurlu Sorular:

Bu tür sorulara cevap vermenin zorluğu sorunun bütün unsurlarını hatırlamak zorunda oluşunuzdur. Hatırlayamazsanız, size yöneltilen suçlamaları kabul etmiş olursunuz.

Varsayıma Dayanan Sorular:

Bu soru türü televizyon ve radyo haber programcılarının en sevdiği soru türüdür. Sorunun amacı, soru sorulan kişinin o anki görüş açısının dışına çıkartmaktır: Soru sorulan kişinin bazı varsayımlarda bulunması sağlanır, böylece ileri bir tarihte bu sözler onun yüzüne çarpılabilir. Varsayıma dayalı sorulara cevap verirken dikkat edilecek nokta, daha önce söylediklerimizi tekrarlamak ya da başka sözcüklerle yinelemektir.

Sonuca Bağlanmamış Sorular:

Daha önceki bölümde anlattığımız üzere, sonu açık soruların içinde her zaman şu sözcükler bulunur. Kim, Ne, Ne Zaman, Nerede, Neden ve Nasıl. Bu sözcüklerin herhangi birisinin daha önceki senaryomuzda kullanacak olursak, çok daha bilgilendirici, daha az duygusal cevapların verildiğini görebiliriz.

Olumsuz Sorular:

Duygusal davranan halkın gözünde bu davranış hemen hemen affedilmezdir. Olumsuz bir soruya aşırı tepki vermek sizi asla başarıya götürmez. Seyrettiğiniz onca TV haber programını ve bu programlarda kendilerini kaybedip aşırı tepki gösteren insanları düşünün. Sanki delirmiş gibidirler ve asla sakinleşmeyeceğe benzerler. O zaman onlara anlayış göstermiş miydiniz? Sanmam. Terslik ve abartılı kırgınlık gösterileri, insanoğlunun en kötü huylarıdır.

SORU TEK YÖNLÜ BİR ANLAŞMADIR Bir soruyu cevaplamaya gönüllü olduğunuz zaman bir anlaşma imzalamış olursunuz. Üstelik bu anlaşmadan geri dönmenin yolu yoktur. Bir şeyler söylemeden önce zihninizden geçirmeniz gereken dört ilkeyi bu bölüme eklemek istiyorum:

1. Sorulan soruyu dikkatlice dinleyin. Silahınızı asla erken çekmeyin ve sorulduğunu sandığınız soruya cevap vermek için araya girmeyin.

2. Rahatlayın.

3. Düşüncelerinizi düzenleyin ve soru ilerlerken cevabı düşünmeye başlayın.

4. Ağzınızı açmadan önce beyninizi çalıştırın.

DAHA İYİ BİR KONUŞMACI OLUN "Ses ikinci yüzdür."

Mutlu olduğunuz zaman mutluluğunuz sesinize yansır. Coşkulu olduğunuzu anlamak için insanların yüzünü görmelerine gerek yoktur. Bu, telefon aracılığıyla satış yapan satıcılar tarafından açıklanmıştır. "Konuşurken gülümseyerek sesinize bir gülümseme katın." derler. Bu yöntem çok işe yarar.

Akıcı Konuşmak:

Belirli bir konuyu şöyle böyle bilmek, sizi bu konuda itiraz kabul etmez bir şekilde uzun uzun konuşmaktan alıkoymamalı. Yani, bu konuda bilgisiz olmak, sizi bu konuda düşüncenizi açıklamaktan alıkoymamalı. Bu, sadece ve sadece akıcı konuşabiliyorsanız geçerlidir.

Alışılagelmiş cevap kalıplarının dışına çıkarak kazançlı çıktınız. Basit bir "evet" ya da "hayır" la cevap verme dürtüsü, üretici düşünceyi ve üretici konuşmayı öldüren etkin bir silahtır.

Bir Dakikalık Konuşma Oyunu Bir dakikalık konuşma oyunu yalnız kaldığınız zamanlarda yapılabilecek bir alıştırmadır. Tek yapmanız gereken şey, belirli bir konu üzerinde planlı bir şekilde konuşmaktır. her gün doğaçlama yapmalısınız, ta ki bir gün düşüncelerinizde ve konuşmalarınızda akıcılık ikinci doğanız olana kadar. Alışkın olduğunuz konularda konuşmanızı istemek anlamsız olur. fazla çaba göstermeden, bilinçli düşünmeyi gerektirmeden üzerinde konuşabileceğiniz konuları konuşmanın gereği yoktur. Bu yüzden alışkın olmadığımız konularda alıştırma yapmalıyız.

KENDİ KEDİNİZE KONUŞMAK AKICI KONUŞMAYI SAĞLAMANIZA YARDIMCI OLACAKTIR

Bu sadece bir başlangıçtır. Bir dakikalık konuşma alıştırmalarına bir kez ustalaştınız mı, üç dakikalık ve beş dakikalık konuşmalara başlayabileceğinizi öğrenmek eminim önemlidir. Önce konuyu seçin. Konunuz, bir dakika konuşma konularından biraz daha zengin olmalıdır. Konunuzu biraz daha etraflıca düşünün. Sonra bir zarfın arkasına "beş" i hatırlatıcı not olarak yazın. Alıştırmalara devam ettikçe sözcük bilginiz ve cümle kurma yeteneğiniz büyük gelişme kaydedecektir, özellikle mesleği topluluk önünde konuşmak olan insanları dinler, sözlük ve kavramlar dizini kullanırsanız. Bence bütün mesele, kendinize olan güveninizi geliştirmektir. Kendinize güven duyma, artık asla kendinizi savunmanızı gerektirecek bir konuma düşmeyeceğinizi bilmekten kaynaklanır.

YARATICI DÜŞÜNCELER, İLHAMLI BİR ŞEKİLDE KONUŞMANIZI SAĞLAR

Ayaküstü düşünen biri olmak istiyorsanız, sözcüklere, onları şöyle bir tanımaktan daha yakın olmanızı öneririm. Düşüncelerimizi sadece ve sadece sözcüklerle ifade edebiliriz; bu sözcükleri ne kadar iyi ifade edebilirsek, o kadar üretici oluruz. Ne de olsa, insanları hayvanlardan ayıran şey üreticiliktir. İnsanlar sırf mevki için resim yapar, yazı yazar, rol yapar ve heykel yaparlar, çünkü çok az insan yaşamlarını bu yolla kazanır. Aslına bakarsanız, insanlar sadece zevk almak ve zaman geçirmekten çok daha önemli nedenlerle bu gibi üretici işlerle uğraşırlar; bunu kişisel doyum, egonun o sıcak parıltısı ve dostlarından aldıkları onay için yaparlar.

Kendinize şu soruları sormalısınız. Eğer insanlar benim ayaküstü düşünen bir insan olmamı bekliyorlarsa onlara istediklerini verebiliyor muyum? Benden böyle bir şey beklemiyorlarsa neden beklemiyorlar.

Konuşurken üretici olmak, upuzun sözcükler, zor anlaşılır biçime sokulmuş gülünç cümleler kullanmak değildir. Konuşurken üretici olmak, sıradan, gündelik sözcükleri öyle bir şekilde kullanmaktır ki, dinleyici bu sözlerin ilk kez kullanıldığını düşünür.

HEYECANLANDIRICI SÖZCÜKLER KULLANIN Basit sözcüklerin gücünü elde edin. Dinleyiciye bir yarar sağlayacağı imajını taşıyan sözcükler kullanarak dinleyicinin duygularına seslenin.-Eğer bu sözcük o kişinin egosunu okşuyorsa, çok daha iyi olur- "Seni seviyorum" Hiç kuşkusuz dilimizdeki en güçlü sözcüktür. "Her yönden haklısın" cümlesi de bunu çok yakından izlemektedir. Eğer söylemeye değecek bir şeyiniz varsa bunu ağzınızda gevelemeden söyleyin. Ancak ağzınızdan çıkan sözler iyi sözcükler, heyecanlandırıcı sözler, güçlü sözler olmalıdır. Normal bir sohbet sırasında, pek çoğumuz konuşmamızı hiç bir amaca hizmet etmeyen bir çok sözcük ve terimlerle doldururuz. Bu boş sözcükler anlatımımızı süsleyen ve şişiren sözcüklerden başka bir şey değildir. Eğer bu sözcükleri sık sık kullanmaya başlarsanız, dinleyicilerinizi rahatsız edebilirsiniz.

Aşk ve Özgürlük

Askla, özgürlük halef seleftir;tipki günesle ay gibi:

Tek tek ikisi de güzel oldugu halde birarada var olmazlar.

Biri dogdu mu,digeri siliklesir.
Ask boyun egip kalmaksa, özgürlük alip basini gitmektir.
Ya gönüllü itaat,ya nihayetsiz seyahat...
Seyahati seçerseniz ask sapkasini alip gidecek.
Ask''a düserseniz,özgürlüge yolculuk bitecek.
Çünkü nasil özgürlük askin zeminiyse,ask da özgürlügün finalidir.

Can Dündar

ÇAY, SİMİT VE PEYNİRLE...

Basit yaşayacaksın, basit.
Mesela susayınca su içecek kadar basit...
Dört çıkacak, ikiyle ikiyi çarptığında.
Tek düğmesi olacak elindeki cihazın;', 'Tek bir düğme, tek bir cümle gibi...
Sevince lafı dolandırmadan söylediğin "Seni Seviyorum" gibi.
Basit bir öpücük yetecek sana...
Basit, sıcak bir öpücük; ve o öpücükle dolacak tüm günlerin, tüm düşlerin.
O öpücük için yapacaksın hayatının kavgasını,
Öpücük için yiyeceksin, hayatının dayağını.
Kabak çekirdeği verecek, sana rakamların veremediği mutluluğu.
El yazısıyla yazılmış, eğri büğrü bir mektup olacak,
En değerli kağıdın, hep yanında taşıdığın, atmaya kıyamadığın.
İki harekette giyiniverecek, iki harekette soyunuvereceksin.
Kısacık olacak uyanman ve yola çıkman arasında geçen süre;
Kısacık olacak sıcacık kollara dolanman ve
Kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını; bakışların bile anlatabilecek kendini.
Beklentilerin de basit olacak, Kaf Dağı''nın önünde bekleyecek mutluluklar.Bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dostluk romanını;
Ya da bir damla gözyaşı yaşatacak sana en ucuz romanını;
Pankreasının sağlığına dua edeceksin kapatırken gözlerini.
Zafer işareti yapacaksın tuvaletten çıkarken.
Bir kaşarlı tost olacak aradığın, nasıl oturacağını bilemediğin sofrada,
Parmakların en kıymetli çatalın, yine, aynı parmaklar çözecek en karmaşık denklemleri.
İskender''in kılıcı duracak, avukat rehberinin yanında.
Bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana, kontraplak bir gitarda doğru basılmış bir fa diyezin mutluluğunu,
Makyajı, ilk "a"sına kadar bilmen yetecek, temizlik kokacak en pahalı parfümün.
"Bilmiyorum" diyebileceksin bilmediğinde ve çok normal olacak "bilemeyişin".
Tek dereden su getirmen yetecek, bir "istemiyorum" diyebilmeye,
Ne durduğu farketmeyecek abanın altında.
Saatin, sadece saati gösterecek,
Telefonunu sadece telefon etmek için kullanacaksın,
Küçük bir not defteri olacak, "bilgini" en hızlı "sayan".
Basit yaşayacaksın, basit.
Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi basit...

ÇAY, SİMİT VE PEYNİRLE...

Nazım HİKMET

BAŞARININ OLMAYAN ROTASI

Bu bir kitap özetidir

Yönetim danışmanları için Amerika''da ''şirket doktoru'' benzetmesi yapılır. Bir şirket doktorunun iş yaşamına ilişkin teşhisleri neler olabilir? Yazar iş hayatı ile ilgili problemleri şu şekilde teşhis ediyor.

* İş yaşamı sorunlu

* Sorunlar yaygın

* Sorunlar şiddetli

* Değişen iş yaşamı koşullarında artık başarının belli bir rotası yok

* İş yaşamı, yaşam kalitemizi etkiliyor, hem de çok kötü bir şekilde', 'Teşhis 1: İş Yaşamı Sorunlu

İş hayatında sorunlar, sıkıntılar, huzursuzluklar, tatminsizlikler, hayal kırıklıkları, umutsuzluklar var. Sorunların bu boyutu üzücü olmakla beraber başka bir boyutu daha var ki o da insanların ve şirketlerin verimlerinin düşmesi.

Teşhis 2: Sorunlar Yaygın

İş yaşamına, problemleri ortaya çıkarma perspektiflerden bakıldığı zaman bu sorunların ve doğurduğu rahatsızlıkların son derece yaygın olduğunu görülür. Yazar yıllardır dinlediklerinden, gözlemlediklerinden, incelemelerinden karşılaştığı problemleri zaman zaman not etmiş. Bunların 16 sayfayı bulduğu dile getiriliyor. İşte sorunlardan bazıları:

*Sorumluluk çok, yetki yok.

*Kim kime bağlı belli değil.

*İş tanımları yok.

*İyi adamlar kaçıyor.

*İnsana değer verilmiyor.

*Patron adam atlayarak herkesle muhatap oluyor.

*Patron herşeye karışıyor, detaylarla uğraşıyor.

*Çok başlılık var.

* Burada insana gelecek yok.

*Kimse işini kendi işi gibi benimsemiyor.

*Ücret düzeyimiz düşük.

*Kurumsallaşamamışız.

*Burada profesyonellik yok, herkes amatör.

*Bir organizasyon şemamız bile yok.

Teşhis 3: Sorunlar Şiddetli

İleride daha geniş bir şekilde değinileceği için burayı geçiyorum.

Teşhis 4: Değişen İş Yaşamı Koşullarında Artık Başarının Belli Bir Rotası Yok.

Değişen teknolojiye bağlı olarak yaşam koşulları değişiyor. Bugün yaşanan değişiklikler ve yarın yaşanacak değişiklikler başarının rotasını iyice karmaşıklaştıracak. Ancak insanların, zihniyeti, kafa yapıları ve iş düzenleri aynı anda değişemiyor. İşte sorunların asıl kaynağı burada. Bu değişime ayak uyduramıyoruz.

Teşhis 5: İş Yaşamı, Yaşam Kalitemizi Etkiliyor, Hem De Çok Kötü Bir Şekilde

Andre Gorz "Çalışanların kaçı kimliğini işinden bağımsız olarak tanımlayabilir?" demiş. Gerçekten de kimlik sorunlarına kadar varan bir derinlik var işin içinde. Herkes iş yaşantısında ki sıkıntılarını alıp eve taşıyor, aile fertlerine yakınlarına bulaştırıyor. Diğer bir deyişle insanların hayatlarını kesin çizgilerle iş-hayatı, aile-hayatı, … gibi birbirinden ayırmak mümkün olmadığı gibi bunların birbirini etkilemesinin de önüne geçilemez. Kitapta bu dile getirilirken problemlerden birinin de bu olduğu vurgulanmış, iş hayatının bizi kötü yönde etkilediği dile getirilmiş. İleri ki kısımlarda bunun nasıl aşılacağına dair bir takım tavsiyeler sunulmuş.

İlk 3 Teşhis: İş Yaşamı Sorunlu, Sorunlar Şiddetli Ve Yaygın

İş yaşamının sorunlu, sorunların yaygın ve şiddetli olduğu teşhisi oldukça açık ve net. Onun için bu üç teşhis bir arada incelenerek bazı örnekler verilmiş. Bu örnekleri fazla tafsile girmeden, umumi problemleri yansıtması açısından bir kaç madde halinde verelim.

Örnek 1: Bir özel şirketin cirosunu 60 milyon dolardan 160 milyon dolara çıkartan genel müdür, buna karşılık patronundan gerekli ilgiyi görmediği gibi satıştaki artışların primlere yansımadığını hatta kendisine bir teşekkür bile edilmediğini söylüyor.

Örnek 2: Büyük bir grupta mali koordinatör olarak çalışan bir kişi, genel müdürün isteği üzerine hafta sonu tatilini iptal ederek bir rapor hazırlayıp, pazartesi sabah genel müdüre teslim etmek zorunda kalıyor. Pazartesi günü ise müdür rapora bakmak lüzumunu bile hissetmiyor ve bir ara bakarız diyor.

Örnek 3: Yine Libya''da iş yapan bir firmanın patronu Boğaziçi Üniversitesinden mezun bir genci işe alıyor. Kendisinden firmasının Libya’daki durumu ile ilgili hayati bir rapor hazırlamasını istiyor. Genç canını dişine takarak kapsamlı bir rapor hazırlıyor. Patron ise "Rapor dediğin böyle kalın olmaz, kim okuyacak onu!" diyerek geri iade ediyor.

*Kimse kimseye başarıyı öğretemez. Sen, kendin öğrenirsin ve onu sen kendin gerçekleştirirsin.

Yazar, kendisine gelip, başarıya ulaşma konusunda bir reçete isteyenlere karşı şunu söylüyor. "İnsanlar doğal olarak başarıyı öğrenmek istiyorlar. Buraya kadar pek bir şey yok. Hatalı olan şu, bu öğrenmeyi kısa yoldan gerçekleştirmek istiyorlar; kısa reçeteler, püf noktalar, altın kurallar okuyarak! Ama başarı pasif bir öğrenme süreci değil, aktif bir eylem sürecidir."

* Şirketler küçülerek büyüyor.

Şirketler artık eski "Kendin pişir kendin ye" felsefesini bırakıyorlar. Şirketler sadece kendi işleriyle ilgilenerek lojistik destek diyebileceğimiz işlere eleman ayırmaktan vazgeçiyorlar. Bunları piyasada bu işler için kurulmuş firmalara yaptırtarak bu tür işler için personel çalıştırmıyorlar. Mesela; aşçı, bulaşıkçı, kurye hizmetleri, nakliye hizmetleri, güvenlik hizmetleri, sekreteryal hizmetler, bakım-onarım hizmetleri…

Bu yeni eğilimi Tom Peters şöyle dile getiriyor: "Şirket ruhu hariç verebileceğin herşeyi dışarı ver."

Kitabın bundan sonraki kısımlarında yazarın reçete olarak sunduğu tavsiyeler yer alıyor. Başta reçetelere karşı olduğunu belirtmişti. Burada kendisininkinin sihirli reçete olmadığı, insanların her şeye rağmen istediği öz öğütler listesi olduğunu söylüyor.

Madde 1: İş Yaşamını Algılayış Biçimleri Değişmeli

Teorik olarak, kuramsal olarak, kitabi olarak, ideal olarak, kağıt üzerinde yazılı-çizili şekliyle doğru, başarılı ve güzel olan şeyler gerçek yaşamda daha farklı bir şekilde gerçekleşiyor. İnsanlar bu farkları anlamaya çalışmıyorlar, olması lazım gelenin etkisinde kalıp hayal kırıklığına uğruyorlar. İnsanlar -meli -malı sendromunun etkisinde kalıyorlar. Halbuki olan ile olması lazım gelen arasındaki farka hazır olmak gerek. Bunun iki yararı olacak. Birincisi olayların içine girdiğinde onların nereye doğru yöneldiğini bilecek ve tedbirlerini ona göre alacaksın. İkincisi, daha baştan hazırlıklı olduğundan bu farklar seni sarsmayacak, üzmeyecek ve iş yapmanı engellemeyecek.

*Geleneksel görüşler üzerimizde hala etkili, bunlardan kurtulmak gerek.

Eskiden etkili olmuş ve başarıya ulaşmış görüşlerin bugün de etkili olacağı düşünülüyor. Halbuki teknolojide, özellikle enformasyon teknolojisindeki gelişmeler değişimi zorunlu kılmaktadır. Bunlar artık iş hayatının felsefsini derinden etkilemiştir. Bu gelişmelere paralel bir değişiklik gereklidir ve eski felsefelerle de bu olmuyor.

Madde 2: İş Yaşamı Felsefeleri Gözden Geçirilmeli Ve Gerekli Değişiklikler Yapılmalı

* Bir vizyon edinilmeli: Vizyon (çizgi) değeri olan bir şeydir. Çizgi para eder. İnsanlar belli bir çizgiyi tutturmuş, imajını sabitleştirmiş yerlerle iş yapmayı tercih ederler. Onun için bir vizyon edinmek gereklidir. Ama bu uzun vade isteyen şey için aceleci olmamak gerek.

* Şarklı ezikliği sendromundan kurtul: Bizde şu anlayış iyice yerleşmiş. Her şeyin en iyisi batıda, veya batıdaki her şey bizden daha iyi. Bu yanlış mantaliteyi aşmak gerekli. Yazar batıda incelediği ve birlikte çalıştığı yerlerin her zaman dört dörtlük olmadığını belirtiyor.

* Bildiğin ve sevdiğin işi yapmaya özen göster. Eğer mümkünse sevdiğiniz ve kendinizi verebileceğiniz bir işe girişiniz. Bu başarı oranınızı yükselttiği gibi karşılaştığınız stres ve zorluklara karşı tahammül oranınızı yükseltir.

* Kişisel kalitene tutkun ol: Kişisel kalite; insanın verimliliği artı etkinliği artı ürettiği ürünün kalitesi artı ürettiği hizmetin kalitesi artı ilişkilerinin kalitesi demektir. En iyi ve mükemmeli yakalamaya çalışmalı. İdeale ulaşmak imkansız gibidir. Yazar şunu tavsiye ediyor. "En iyiyi yakalayamadığına değil hedefleyemediğine üzül."

* Büyüme hırsı kontrol edilmeli ve kök işe bağlı kalınmalı, çok dağılmamalı: Vehbi Koç bunu "İşadamları ve sanayiciler birdenbire zengin olmaya çalışmamalı. Böyle yapmaya çalışanlar yok olup gittiler." Şeklinde özetliyor. Ayrıca büyürken daha değişik alanlara yayılarak büyüme yerine, bir alanda en söz sahibi olmayı ve o sektörde otorite olmayı tavsiye ediyor.

* Güvenilir, dürüst ve itibarlı ol: Bunu en iyi İhlas Holdingin sahibi Dr. Enver Ören özetliyor. "İtibar kaybedeceğime para kaybedeceğim."

* Hayat mücadele değil, mücadele hayattır: Rekabetin kişiyi veya şirketleri daima ileriye götürdüğü vurgulanmış ve "Mücadele edersen yaşarsın" şeklinde özetlenmiş. Bu bir denkleme dökülerek Konfor + Bahtiyarlık = Sabit denilerek konfor ve bahtiyarlığın ters orantılı olduğu vurgulanmış.

Madde 3: Belli Bir Kişisel Kalite Tutturulmalı

*Aşırı bilimsellik (Kalın kafalı rasyonellik): İnsanlar çok uzun süredir yöneticiliği bilimsel yapma çabası içine girmişlerdir. İstenmiştir ki yönetim ve yöneticilik pozitif bilimler gibi determinist neden-sonuç ilişkisine dayanan bir bilim dalı olsun da işletmelerin, organizasyonların yönetimi, yöneticiler tarafından öğrenilerek belli kurallara dayalı bir şekilde doğru olarak yapılsın. Bugün iş yaşamında duruma göre demek olan "Durumsallık yaklaşımı" gibi akımlar geliştirilmiş olmasına rağmen yukarıdaki düşünce insanları hala bilimselliğin yukarıdaki şekline koşullandırmıştır. Burada iş yaşamında bilimsel metodların kullanılmasına karşı çıkılmamakla beraber tamamen bilimsel metodlara bel bağlanmaması gerektiği tavsiye ediliyor. İş hayatında her zaman aynı metodların aynı sonucu vermeyeceği gerçeği dile getirilmiş ve esnekliğe de yer verilmesi istenmiş.

* Çalışma metotları ve yanlış şartlanmalar: İnsanların kişisel kalitelerini, iş yaşamı ve yaşam kalitelerini ve dolayısı ile başarılarını etkileyen sonuç olarak ta sorunlar doğmasına neden olan faktörlerden biri de iş yapış biçimlerine ait yanlış ve aşırı şartlanmalardır. Bunlardan bazılarını şöyle sıralamak mümkün.

-Yönetim tarzı: Otokratik mi, demokratik mi olmalı? Duruma göre değişmeli. Bir çok faktöre; teknolojinin yapısı, çalışanların bilgi ve vasfı yetenekleri, sayılarına göre ayarlanmalı.

-Yaşam bir sahnedir, oynayacaksan kendini oyna: Yazar en kıymetli silahın insanın kendi öz kişiliği olduğunu söylüyor. Piyasada kişilere çeşitli durumlarda nasıl davranmaları gerektiğine dair yazılan kitapların insanı rol yapmaya ittiği ve başarıyı engellediğini söylüyor.

-Başarmak için çok çalışmak lazım: Kitapta çok çalışmak yerine sıkı çalışmayı öneriyor. Profesyonel kendisine ayıracağı zaman çok olsun diye daha sıkı çalışır.

-İş-yaşamı, özel-yaşam ayırımı: Yazar bu ayırımın yapılamayacağını vurgulayarak, "Yaşamımızın tümünü kapsayan aktiviteleri yeterince sürdürebilme konusundaki inisiyatifsizliğimizi, sürekli öğrenme ve gelişme konusundaki ataletimizi gerçeklerin arkasına saklanarak örtbas etmeye çalışıyoruz… Oysa tek bir hayat yaşarız… Sınırları kaldırın. Evinizi işinize, işinizi evinize taşıyınız" diyor.

*İş yaşamında profesyonelizm: Yazar aşağıdaki anlamlardaki profesyonellik tanımlarını reddediyor.

-Profesyonel saatini kiralayan adamdır.

-Profesyonel yönetici, yöneticiliği meslek edinmiş adamdır.

-Profesyonel, mesleğini iyi bilen, iyi okumuş ve tecrübeli adamdır.

-Mesleğini para karşılığı icra eden adamdır.

-Emeğini satan adamdır.

Buna karşılık "Onlar kendilerini çalıştıkları şirkete herhangi bir ortaklık bağı olmadan, ücret karşılığı emeğini o şirkete satan adamdır" tanımını getirilmiş.

Yazara göre Profesyonellik Şartnamesi:

-Profesyonel işinin üzerine gider.

-Profesyonel işine sarılır.

- Profesyonel mesai saatlerini aşsa da işlerini neticeye ulaştırır.

-Profesyonel işlerini yerine getirebilmek için gerekli yetkiyi ne yapıp yapıp elde eder.

-Profesyonel kısıtları engelleri aşmaya çalışan yapıcıdır.

-Profesyonel üstlerini de yönetmesini becerir.

-Profesyonel kaybetmekten hemen hemen hiç korkmaz.

-Profesyonel bir hata yapınca "Benim hatam oldu" der.

-Profesyonel söz verir, profesyonel olmayan vaat eder.

Madde 4 ve 5: Şirketlerdeki Yaşam Felsefesi Ve Yapısal Değişim:

Yazara göre gelecekte şirketleri bekleyen değişimler şunlar:

1-Hiyerarşi darbe alacaktır.

2-Hiyerarşideki piramit modeli yerini daha basık bir modele bırakacak, orta kademelerdeki yönetici sayısı azalacak.

3-İnsanları belli görevlere tasnif eden organizasyon şemaları kalkacak.

4-Astlık üstlük ilişkisi kalkacak.

5-Müdürlük, şeflik vs kalkacak, bunun yerine unvan olarak insanlar yaptıkları işlerin ismini kullanacak.

6-Üstün astı kontrolü yerini oto kontrole bırakacak.

7- Dikey terfiler yerlerini yatay terfilere bırakacak.

8-Otoritenin kaynağı kurallardan ziyade bilgi olacak.

9-İnsanların kapasitelerini daha fazla artırmak için her türlü baskı, otorite, disiplin ve sistemler terk edilecek.

10-İnsanı sisteme, bireyi müesseseye yeğleyen mantık ortadan kalkacak.

11-Şirketlerde dikey karar alma prosesi yerini yatay karar alma prosesine bırakacak.

12-Tüm yazılı kurallar, talimatnameler yönetmelikler fevkalade azalacak.

13-Şirket merkezleri ve holdingler küçülecek ve buralardaki kurmay görevliler azalacak.

14-Kalite bugünkü gibi sadece üretilen ürün ve hizmetin kalitesini değil, kişisel ve örgütsel, iç ve dış tüm ilişkilerin kalitesinide kapsayacaktır.

15-Büyük şirketler hızlı hareket edemediklerinden küçülecekler. Büyüklük anlayışı tamamen değişecek.

Yazar bundan sonra da şirketler için iş felsefesi veriyor.

*Şirketlerin amaçları net olmalı.

*Kök işine sadık ol.

*Şirkette başkalarına yaptırabileceğin işler için personel istihdam etme.

*Bilmediğin işlere girmektense, bulunduğun sektörde söz sahibi olmaya çalış.

*Yeni bir işe girmek durumunda kalırsan bu işi iyice öğren.

Dükkandaki kukla

Hafif çekik gözleri, zayif ve boyasiz yüzü, iztirapla çekingenligin içiçe eridigi kirik tebessümüyle, hayat savasina firçasiyla karsi koymaya çalisan yapayalniz ressam bir kiz... Dil de bildigi için, bos zamanlarinda yabancilarin çocuklarina bakarmis. O anlatti.

Gazetedeki ilanlardan bir gün bir Fransiz ailesinin yanina gitmis. Oniki yaslarinda bir kiz çocugu vermisler kendisine. ', 'Seytan seytan bakan, sevimli, samimi bir çocuk...

Dostluk çabuk kurulmus.

- Senin ismin ne?

- Su... Senin ismin ne?

- Bu...

Dostluk kurulmasina kurulmus ama, çocugun akli, aradaki boy pos farkina takilmis:

- Senin de, demis, ellerin bütün büyüklerinki gibi kocaman. Bak benim ellerime; küçücük...

Ellerini ölçüsmüsler. Arkasindan sira ayaklara gelmis. Ayaklarini da ölçüsmüsler. Ellerdeki farktan, ayaklardaki farkin daha bir göze tuhaf gelisi, çocugu azicik yadirgatmis:

- Ellerin neyse ne ama, ayaklarini begenmedim, demis.

Sonra huylarini kiyaslamaya baslamislar:

- Sen neyi seversin?

- Sunu... Sen neyi seversin?

- Sunu...

Küçük kiz:

- Ben, diyormus, simdi en çok bir oyuncak kukla var onu seviyorum. Çok, ama çok seviyorum. Babam almiyor ama... Dükkanin her önünden geçiste sadece ona bakiyorum.

Ressam abla:

- Belki, demis, babanin parasi yoktur.

- Var var babamin parasi. Anneme çanta aldi. Bana kuklayi almadi. Oysa kukla çantadan daha güzel. Kuklayi sevmeden önce babaannemi severdim. Babaannem öldü. O kadar düsünüyorum düsünüyorum, yüzü bir türlü aklima gelmiyor babaannemin. Kuklanin ise yüzü hep gözümün önünde. Demek kuklayi babaannemden daha çok seviyorum.

Abla ressam:

- Kuklayi alacaksin da ne olacak, demis, birkaç gün oynadiktan sonra ya bikacaksin, ya kirilacak. Ama o orada durdukça hep seveceksin onu. Bir seyi sevmek ona sahip olmaktan daha önemlidir. Asil zenginlik, asil saadet bu sevgidedir. Günesi severiz, gögü severiz. Ama hiçbir zaman günes de, gök de bizim degildir. Sen günesle gögü sevmiyor musun?

- Seviyorum.

- Günesle göge bakarken bir nese duymuyor musun içinde?

- Duyuyorum.

- Iste güzel olan o nese, o sevgi... Her sey bizim olamaz, ama her seyin sevgisi bizim olabilir. Insanligin serveti bu sevgidedir.

Küçük kiz:

- Öyleyse, demis, annem çok fakir benim.

- Neden?

- Neden olacak, ben ne yapsam, bunu sevmedim, diyor. Besbelli sevmesini bilmiyor.

Ressam; küçük kiza, bir seye -en maddi anlamiyla- sahip olmadan da, onu sevmenin mümkün olacagini ve asil önemli seyin bu sevgi oldugunu çok derinden anlatmis.

Elbette annelerle babalar sevginin böylesini bilmiyorlar. Sahip olmak, kullanmak, faydalanmak ve her seyin gönüllerine göre olmasi "hirsiyla", "sevgiyi" birbirine karistiriyorlar.

Tanri sevgisinden vatan sevgisine kadar, karsiliginda bir sey beklemeden tertemiz kalmis hangi sevgimiz var?

Tanriyi sevenleri görüyoruz; biraz cennet, biraz da islerinin iyi gitmesi için...

Vatani sevenleri görüyoruz; orasini burasini biraz satmak, biraz paraya, biraz iktidara tahvil etmek için...

Zannediyorum ki, artik küçük kiz, dükkandaki kuklayi; bizim Tanri sevgimizden de, vatan sevgimizden de daha büyük bir sevgiyle seviyor.

Çetin Altan

Sunday, August 13, 2006

Öncelik

Bir satis temsilcisi, bir personel sekreteri ve bir yonetici yemekten sonra disada bir yuruyus yaparken eski bir lamba bulurlar.
Lambayi ogusturunca icinden dumanlar arasinda bir cin cikar. Cin onlara "Ben hep uc istek yerine getiririm, siz uc kisi oldugunuza gore birer istek hakkiniz var. " ', 'Personel Sekreteri "Once ben, once ben" diye one atilir.

"Bahama adalarinda olmak istiyorum, bir surat teknesi icinde hayata bos vermis yasamak isterim." Puff der ve sekreter yok olur.

"Sira bende" diye atilir satis temsilcisi. "Ben Hawaii''de kumsalda olmak istiyorum, yanimda sevgilim ve sonsuz pina coladas olsun." Puff der ve satis temsilcisi yok olur.

Cin yoneticiye doner "Simdi sira sende" der.

Yonetici "Bu iki salagi ogleden sonra masalari basinda gormek istiyorum"

Kissadan hisse: Onceligi daima yoneticiye verin.

ORTA SINIFIN BIRINCI SINIF GOZYASLARI: BIR BIRA PARASI BEYLER!

Gul''un yardim cagrisi uzerine, "Interpretation and Overinterpretation" baslikli kitapta Umberto Eco"nun Wilkins''ten alintiladigi bir hikayeyi anlatarak baslamayi dusundugum yazi her uc girisimimde de bilgisayarimin kilitlenmesi uzerine gume gitti.(Bu bir isaret olmali!), 'Metinlerin yorumlanmasi uzerine bir yigin ahkamdan kurtuldunuz yani. Ama yine de o kadar kolay degil. Bir kac gun once karistirdigim Yildiz Ecevit''in bir inceleme kitabinda, sunus bolumundeki epigrafta Calvino''dan bir alintiya rastladim:

"Bana dil hep dikkatsizce, rastgele bir bicimde [...] kullaniliyormus gibi geliyor ve bundan katlanilmasi zor bir rahatsizlik duyuyorum [...] En buyuk rahatsizligi da kendi konusmami dinlerken duyuyorum; eger yazmayi yegliyorsam, bunun nedeni her tumceyi gerektigi kadar duzeltebilmemdir."

Tekrar tekrar okudum, hem Gul''un yazisini, hem de ekteki mektubu. Sarilmak istedigim ilk dusunce bunun bir tur deney-yazisma grubumuzun duyarliligini ve tepki hizini olcmek uzere- oldugu. Ama boyle bir deney hic ekonomik degil cunku grup uzunca bir suredir bu konudaki egilimini netlestirmis durumda:

Katilimci olmaktansa izleyici olmak! (bunun sik sik yinelenmesinin de kabak tadi verdiginin farkindayim) Bir akademisyen adayinin boyle bir gozlemi atlamasi ve atil bir deneye girismesi mumkun olmadigina gore geriye -boyle hassas bir konuda saka da yapilamayacagi dusunulurse- bir olasilik kaliyor:

Her iki metin de gercek!

Gercek ne ola ki?

Yazarin, yazinin ve okuyucunun gucu gercegi bicimlendiriyor.

Yazmak zor is! Okumak da!

Bildik ucuncu sayfa hikayeleri (ilac bulunamayan hasta anne, ailenin okuyan tek cocugu) siradan orta sinif kaygilari (tarla sulanacak, Ziraat Bankasi para dagitacak, araba alinacak, kredi karti borcu kapatilacak) yaraticiliktan nasibini almamis, hic zeka piriltisi barindirmayan ustelik dogru durust ifade edilemeyen boluk porcuk dusunceler, hayaller. O kadar gucsuz ki ancak ayni derecede gucsuz "bir bira parasi beyler" dayatmasi ve duygu somurusuyle sunulabiliyor.

Orta sinif kendisinin olmayan parayi harcadiginin farkina vardi [mi?]. Vicdan yolunun cuzdandan ya da kredi kartindan gecmedigini gordu[mu?]. Para ve iktidar yerine bilginin pesine dustu[mu?]. Paylasmanin ve dayanismanin gucune inandi [mi?].

Alintiyla baslayan yazinin alintiyla bitmesi celiskili olmasa gerek:

"Hic bir sey hayat kadar sasirtici olamaz. Yazi haric. Evet, tek teselli kaynagi yazi haric"...

Alper
19X4X2001

Kırlangıç

Anonim

Kırlangıcın biri, bir adama aşık olmuş. Pencerenin önüne konmuş, bütün cesaretini toplamış, röfleli tüylerini kabartmış, güzel durduğuna ikna olduktan sonra küçük sevimli gagasıyla cama vurmuş. Tık..... Tık......Tık.... Adam cama bakmış. Ama içeride kendi işleriyle uğraşıyormuş. Meşgulmüş! Kimmiş onu işinden alıkoyan? Minik bir kırlangıç! Heyecanlı kırlangıç, telaşını bastırmaya çalışarak, derin bir nefes almış, şirin gagasını açmış, sözcükler dökülmeye başlamış: Hey adam! Ben seni seviyorum. Nedenini, niçinini sorma. Uzun zamandır seni izliyorum. Bugün cesaret buldum konuşmaya. Lütfen pencereyi aç ve beni içeri al. Birlikte yaşayalım.

Adam birden parlamış: ', 'Yok daha neler? Durduk yerde sen de nerden çıktın şimdi? Olmaz, alamam, demiş. Gerekçesi de pek sersemceymiş: Sen bir kuşsun! Hiç kuş, insana aşık olur mu? Kırlangıç mahçup olmuş. Başını önüne eğmiş. Ama pes etmemiş, bir süre sonra tekrar pencereye gelmiş, gülümseyerek bir kez daha şansını denemiş: Adam, adam! Hadi aç artık şu pencereni. Al beni içeri! Ben sana dost olurum. Hiç canını sıkmam!

Adam kararlı, adam ısrarlı: Yok, yok ben seni içeri alamam demiş. Biraz da kaba mıymış, neymiş lafı kısa kesmiş: İşim gücüm var, git başımdan. Aradan bir zaman geçmiş, kırlangıç son kez adamın penceresine gelmiş: Bak soğuklar da başladı, üşüyorum dışarıda. Aç şu pencereyi al beni içeri. Yoksa, sıcak yerlere göç etmek zorunda kalırım. Çünkü ben ancak sıcakta yaşarım. Pişman olmazsın, seni eğlendiririm. Birlikte yemek yeriz, bak hem sen de yalnızsın; yanlızlığını paylaşırım, demiş.

BAZILARI GERÇEKLERİ DUYMAYI SEVMEZMİŞ! Adam bu yalnızlık meselesine içerlemiş. Pek bir sinirlenmiş: Ben yalnızlığımdan memnunum, demiş. Kuştan onu rahat bırakmasını istemiş. Düpedüz kovmuş.

Kırlangıç, son denemesinden de başarısızlıkla çıkınca, başını önüne eğmiş, çekip gitmiş. Yine aradan zaman geçmiş. Adam, önce düşünmüş, sonra kendi kendine itiraf etmiş: Hay benim akılsız başım, demiş. Ne kadar aptallık ettim! Beklenmedik bir anda karşıma çıkan bir dostluk fırsatını teptim. Niye onun teklifini kabul etmedim ki? Şimdi böyle kös kös oturacağıma, keyifli vakit geçirirdik birlikte.

Pişman olmuş olmasına ama iş işten geçmiş. Yine de kendi kendini rahatlatmayı ihmal etmemiş: Sıcaklar başlayınca, kırlangıcım nasıl olsa yine gelir. Ben de onu içeri alır, mutlu bir hayat sürerim. Ve çok uzunca bir süre, sıcakların gelmesini beklemiş. Gözü yollardaymış. Yaz gelmiş, başka kırlangıçlar gelmiş. Ama, onunki hiç görünmemiş. Yazın sonuna kadar penceresi açık beklemiş, ama boşuna. Kırlangıç yokmuş! Gelen başka kırlangıçlara sormuş ama gören olmamış. Sonunda danışmak ve bilgi almak için bir bilge kişiye gitmiş. Olanları anlatmış. Bilge kişi gözlerini adama dikmiş ve demiş ki: "KIRLANGIÇLARIN ÖMRÜ 6 AYDIR...."

HAYATTA BAZI FIRSATLAR VARDIR, SADECE BİR KEZ ELİNİZE GEÇER VE DEĞERLENDİRMEZSENİZ UÇUP GİDER! HAYATTA BAZI İNSANLAR VARDIR, SADECE BİR KEZ KARŞINIZA ÇIKAR; DEĞERİNİ BİLMEZSENİZ KAÇIP GİDERLER! VE ASLA GERİ DÖNMEZLER!

Dikkatli olun....
Farkında olun.....
Ve bir düşünün bakalım;

Acaba siz bugüne kadar pencerenizden kaç kırlangıç kovaladınız?

Her insan, kendisi olması karşılığında topluma bir bedel öder. Az ya da çok, ama mutlaka bir bedel. Kimse bedelsiz kendi olamaz. Bu bedel çoğu kez yalnızlıktır.

Geçici Göller

Afrika''nın uçsuz bucaksız topraklarında ilkbahar yağışlarıyla oluşup, yaz sıcağında yok olan "geçici" göller vardır.

İşte bu göllerin oluşumuna tanık olan yerlilerin bir sözü:', '"(Gölde) Sular yükselince balıklar karıncaları yer, sular çekilince de karıncalar balıkları"

Yani üstünlük bugün karıncadaysa yarın balığa geçebiliyor; ya da tam tersi... Karınca ya da balık olmanın sağladığı üstünlüğe sevinmek kendimizi kandırmaktan öte bir anlam taşımıyor, çünkü kimin kimi yiyeceğini gerçekte "suyun hareketi" belirliyor.

Bombasız

Olan biteni tam olarak kavrayamadan, yine de hayret ve hiddetlerine ortak olarak anne babamizdan dinlemistik bir hikaye gibi:

Memleket dahilinde iktidara sahip olanlar tarafindan vatan cephesi adi altinda bir kutup yaratilmis, cepheye katilanlarin isimleri radyodan yayinlanarak muhalifler acikta birakilmis, hedef yapilmisti bir zamanlar bir ulkede. ', 'Ayrilik tohumlari filiz verip bir kusak acimasizca hirpalanacakti. Sonun baslangicinda sorumlular cezalarini bulurken dahi karanlik golgelerini kendi ayaklarinin dibine oldugu kadar ulkenin tarihine de dusureceklerdi.

Orselenmis kusagin kucuk kardesleri ve cocuklariysa olaylari kiyisindan kosesinden ama hep mesafeyle yakalarken butun o yokluk, korku ve dehset gunlerinin ardindan vitrinleri dolup tasan magazalarin ve kosebaslarini tutan alisveris merkezlerinin yapay dunyasinda saglarini sollarini karistiracaklardi.

Farkliliklar dolar yesilinin murekkebinde eriyip kaybolacak, aykiri duranlara ise  aba altindan istikrar sopasi gosterilecekti. "Ya sev, ya terket" slogani, sehirlerde yasayip yayla cadirlarinda "sosyallesen" gruplarca ulkenin ustunde Demokles''in kilici gibi sallandirilirken kayip kusagin cocuklari televizyondan ozel hayatlari gozetlemeyi sosyallesme, bilgisayar agi uzerinden yagan mesajlari ayni yolla dagitmayi ve cep telefonlari araciligiyla kurulan likit kristal baglari iletisim, bir onceki kusagin degerlerini sorgulamadan kabullenmeyi yasam sanacak kadar uyusacak, zavallilasacakti.

Dayandiklari temel ne olursa olsun-ki buna iyiniyet de dahil- dayatmalarin olmadigi, farkliliklarin giderilmeye degil anlamaya calisildigi, tek secenegin sevmek ya da terketmek olmadigi ve cocuklarin uzerine bombalarin yagmadigi bir dunyaya...

Alper Küçük
8X10X2001

Stanford

Kaba saba, soluk, yipranmis giysiler içindeki yasli çift, Boston treninden inip utangaç bir tavirla Harvard rektör''ün bürosundan içeri girer. Girer girmez, sekreter masasindan firlayarak önlerini kesti... Öyle ya, bunlar gibi ne idügü belirsiz tasralilarin Harvard gibi üniversitede ne isleri olabilirdi?

Adam, yavasça rektörü görmek istediklerini söyledi. Iste bu imkansizdi.. Rektörün o gün onlara ayiracak saniyesi yoktu.. Yasli kadin, çekingen bir tavirla; "Bekleriz" diye mirildandi...', 'Nasil olsa bir süre sonra sikilip gideceklerdi.. Sekreter sesini çikarmadan masasina döndü..

Saatler geçti, yasli çift pes etmedi..  Sonundan sekreter, dayanamayarak yerinden kalkti. "Sadece birkaç dakika görüsseniz, yoksa gidecekleri yok" diyerek rektörü iknaya çalisti. Anlasilan çare yoktu..

Genç rektör, isteksiz bir biçimde kapiyi açti. Sekreterin anlattigi tablo içini bulandirmisti.

Zaten tasralilardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi. Onun gibi bir adamin ofisine gelmeye cesaret etmek, olacak sey miydi bu?

Surati asilmis, sinirleri gerilmisti. Yasli kadin hemen söze basladi. Harvard''da okuyan ogullarini bir yil önce bir kazada kabetmislerdi. Ogullari, burada öyle mutlu olmustu ki, onun anisina okul sinirlari içinde bir yere, bir anit dikmek istiyorlardi. Rektör, bu dokunakli öyküden duygulanmak yerine öfkelendi. "Madam" dedi, sert bir sesle, "Biz Harvard''da okuyan ve sonra ölen herkes için bir anit dikecek olsak, burasi mezarliga döner..."

"Hayir, hayir" diyerek haykirda yasli kadin.. "Anit degil... Belki, Harvard''a bir bina yaptirabiliriz".

Rektör, yipranmis giysilere nefret dolu bir nazar firlatarak, "Bina mi?" diyerek tekrarladi, "Siz bir binanin kaça mal oldugunu biliyor musunuz? Sadece son yaptigimiz bölüm yedi buçuk milyon dolardan fazlasina çikti..."

Tartismayi noktaladigini düsünüyordu. Artik bu ihtiyar bunaklardan kurtulabilirdi.. Yasli kadin, sessizce kocasina döndü: "Üniversite insaatina baslamak için gereken para bu muymus? Peki, biz niçin kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?"

Rektör''ün yüzü karmakarisikti.. Yasli adam basiyla onayladi. Bay ve bayan Leland Stanford disari çiktilar. Dogu California''ya, Palo Alto''ya geldiler.  Ve Harvard''in artik umursamadigi ogullari için onun adini ebediyyen yasatacak üniversiteyi kurdular.

Amerika''nin en önemli üniversitelerinden birini STANFORD''u.

Ayaginiza kadar gelip, sizinle görüsmek isteyen insanlara yaklasmadan önce bir kez daha düsünmeniz dilegiyle.

Thursday, August 10, 2006

En İyi Yerler

Kahvalti

1. En iyi kahvalti Besiktas Carsisinin icinde, balik pazarini gecince Merkez kirtasiye'nin caprazindaki manavin arkasinda bulunan Kaymakci Pando'da yapilir. Yurtdisi dergilerde bile adi gecer. Bulgar kahvaltisinin icinde bal, manda kaymagi,peynir, zeytin ve manda sutu vardir. Esas adi Pandeli'dir, babadan kalma isi 100 yildan beri yapar.

2. Emek Cafe: Yenikoyde Ciller the Thriller'in yalisini gecince sagdaki isiklerden iceri girince deniz kenarinda bir cafedir. Menemen, vs. vardir. Eskiden kahvahaneydi daha iyiydi ama yine de guzel.

3. Kizkulesi Onu Bufeleri: Sabahleyin Topkapi sarayina nazir kahvalti

4. Hisar Cafeleri: Orta sinif burjuvazinin pazar kahvaltisinda gazete okurken tercih ettigi kahvalti yeri

5. Gulhane Parki: Adini tam olarak bilmemekle beraber, parkin sonuna kadar yuruyup denizi gorunce karsiniza cikar bir caybahcesi, butun gun kitap okuyup bir cay icseniz bile kimse birsey demez. Bogaz koprusunu tam ortadan gorur.. Ayni yerde bir digeri ise; parkin girisinden saga dogru kivrilinca Osman Hamdi Bey Yokusu'ndan iceri giden
sokagin sonundadir. Arkeoloji Muzeleri'nin icerisindeki bahcede olan cay bahcesini tavsiye ederim.

6. Beltas Cafeler: Ortakoy ve Besiktas'taki cafelerin en buyuk ozelligi deniz kenarinda masa kapabilme olasiliginin en ucuza yakalandigi yerdir.

7. Dolmabahce Cay Bahcesi: Sarayin icindeki pahalidir ama nezihtir. Caminin yanindakinin ne cayi iyidir ne de tostu ama halk tipi oldugu icin fiyati iyidir. Ozellikle cuma aksami arabasi olanlar icin kisin araba tercih edilir.

8. Kabatas Deniz Otobusleri Cay Bahcesi: Manzara icin tercih ederim...

9. Sahaflar Carsisi yani Cinar Alti: Dogan Cuceloglu'nun Iyi Dusun Dogru Karar Ver'de sectigi mekan. Ben cok severim. Tavsiyem simit ve ayrandir. Sisede ayran verirler, cogu cay bahcesinde bulunmaz guzeldir.

Balikci

1.Adem Baba Dalyan Balik: icki yok, balik her zaman taze..

2. Balikci Sabahattin: Ahirkapida Armada otelinin arka sokaginda Erol Tas kahvesine 100 mt uzaklikta bir konak...Armada otelinin sahibi acmistir, fiyatlar pek ucuz degil ama cok iyidir...The Newyorker dergisinde iki defa cikmis guzel bir yerdir.

3. Set : Kirecburnunda babadan kalma bir restaurant hizmet super, baliklar taze...Tek eksigi kredi karti yok...

Bunlarin disinda tavsiye edeceklerim Ismet baba/Beylerbeyi, Hanedan/Besiktas, Izmirli Balikci/Yenikoy, Doga Balik/Cihangir, Anadolu feneri balikcilaridir.

Meyhaneler

Icki icmeyi pek sevmemekle beraber babamdan ogrendigim icin raki sofrasini tirtiklamayi severim...Iste meyhanelerim...

1. Safa : Samatya'da Zulfu Livaneli'nin bile gittigi bir meyhanedir. Mezeleri hos, 50 yillik bir meyhanedir. Murat Belge kalite belgeli...

2. Imroz: Nevizade'ye gidince sakin Cumhuriyet'e gitmeyin kaziklarlar bilmeyenleri, balik pazarindan saga sonra en son kolda sagda, Imroz vardir. Istanbul'daki hemen hemen tek kalan rum meyhanelerinden biridir...lakerdasi meshurdur, mezeleri super...

3. Refik: Beyoglu'nun en meshur meyhanelerinden biridir. Asmalimescit sokaktadir ama rezervasyon gerekir haftasonlari...

4. Yakup 2. Asmalimescit'in bir diger meyhanesi ciger tavasini tavsiye ederim. Rezervasyonsuz gitmeyin....

5. Umut Ocakbasi: Beyoglu'nda hayalkahvesinin sokagina girin, saga donun Simurg kitapcisinin yanindadir. Hakiki salgam suyu adanadan gelir...

6. Saki: Nevizade sokakta sola donunce ben pek mezelerini sevmem ama guzel yerdir.

7. Hamdi Restaurant: Eminonu otobus duraklarinin arkasindadir. En iyi kebapcilardan biridir icki vardir. Manzarayi ben soylemeyeyim siz gorun donmek istemezsiniz...

Abur Cubur

1. Kizilkayalar: Sakin ha beyogluna gidip, giristeki hamburgercilerden kizilkayalardan 2 hamburger 1 ayran istemeden gecmeyin yazik olur... sarimsakli hamburger bagimlilik yapar.

2. kokorec: en iyisi uskudar motorlarindan inince besiktasta en sagdaki biyikli orta yasli olandir... domatesi az koydurun sulanir...bir de eminonunde imparator vardir. onu da tavsiye ederim.

3.sosisli: kokoreç yemeyecekseniz az ileride duraklarin karsisindaki bufeden sosisli yemeyi tercih edin...istanbulun en iyisidir

4. Menemen: Beyoglu'nda Lades en iyisidir. Bir sapi kirik tavanin icinde onunuze koyarlar menemen'i fiyati hic soylemeyeyim acayip ucuzdur. yalniz sasirip da karsisindakine gitmeyin o et lokantasi olan ladesdir. orasi biraz pahalidir...yeri cok kolay beyoglundaki MC donalds'i gecince soldaki sokakta...

5. Badem ezmesi: Bebek'te divan pastanesini bulun, ya da yine mc donalds'i karsi tarafa gecin 100 mt .sonra...cok guzeldir...

6. Yedi Sekiz Hasan Pasa: En iyi kuru pastacidir...Besiktas carsisinda pandoyu bulunca onu da bulmus olursunuz...

7. Tursu: En iyisi bence Fatih'te atikali duragindaki atikali
tursucusudur...ama besiktastaki soydan tursucusu da iyidir...

8. Yogurt: Ister inanin ister inanmayin en iyisi karagumrukte pazari  kuruldugu sokaktaki mandiradadir.

9. Simit: Bunu kimse bilmez karagumrukte hattat rakim ilkokulunun yanindan inen sokakta, 200 yillik eski bir simit firini vardir. bence orada simit yemeyin yoksa bir daha bir yerde yemek yiyemezsiniz....

10. Buryan...Siirt yemegidir. 1 yasina gelmemis kuzulari butun tandir yaparlar...Fatihte kadinlar pazarini bulun istediginiz lokantaya girin isteyin yeter...biraz agirdir ama...ayrica kadinlar pazarinda otlu peynir bulabilirsiniz...

11. Az azcilar...En meshurudur bolu et lokantasi besiktastaki sabit pazarin icinde... anneannemiin yaptigi yemekleri bulabilirsiniz..paso yildiz universitliler gelir ayrica beyoglunda sira selvilerde selvi restoran'i tavsiye ederim. tabldot olayinda iyidir...

12. Boza... istanbul belediyesini bulun, onundeki kemerin altindan gecin saga donun 200 mt sonra sagda vefa bozacisi karisisnda da vefa leblebicisi vardir. sakin ha ben sevmem demeyin....

13. Iskembeci: 1. Pangaltida Apik, 2: Balat'ta Balat Iskembecisi, 3: Fatih'te kiztasindaki iskembeci adini unuttum...hepsi primadir...

14: Kaburga Sofrasi. Aksaray'dadir, sevenlere bir daha bulamazsiniz...

15. Sucuk Ekmek: Buyukadaya gideceksiniz, daha sonra aya yorgi tepesine cikacaksiniz tepedeki eski konakin icinde sucuk ekmek yaparlar, sucuklar siste...isteyene ev yapimi sarap var....fiyatlar makul adada bisiklet turu yapip gidilebilir, essege binme zevkini tadabilirsiniz....

16. Nargile: En iyisi tophanede Erzurum Cayevidir, daha sonra Corlulu ali pasa /cemberlitas'ta...tophane cok guzel ama fazla "in" oldugu icin cuma gunu disarida bile oturacak yer bulunmuyor... arayanlara not amerikan pazari diye bilirler orayi...

17. kebap.... fatih'teki ziya sark sofrasi

18. Kurufasulye: En iyisi Suleymaniye camiinin avlusna bakan salas lokantadir. Simdilerde adini kuru fasulyeci olarak degistirmisler....kurufas ulye koyu olur kardes sogani da olur yaninda cacigi da... hepsi var...

kofte

1. en iyisi besiktas balikcilar carsisinin karsisindaki Besiktas Koftecisidir. Zaten oradaki butun kofteciler iyidir.

2. Tarihi filibe koftecisi: esentepe'dedir. guzel bir yerdir. İrmik helvasini unutmayin....



ATATURK''ten son mektup..

  Siz  beni  hala  anlayamadınız
  Ve anlayamayacaksınız  çağlarca  da...
  Hep  tutturmuş  "yıl  1919"  Mayıs''ın  19''u  diyorsunuz
  Ve  eskimiş  sözlerle  beni  övüyor,  övüyorsunuz.
  Mustafa  Kemal''i  anlamak  bu  değil,
  Mustafa  Kemal  ülküsü  sadece  söz  değil.', 'Bırakın  o  altın  yaprağı  artık,
  Bırakın  rahat  etsin  anılarda  şehitler,
  Siz  bana,  neler  yaptınız  ondan  haber  verin;
  Hakkından  gelebildiniz  mi,  yokluğun,  sefaletin?
  Mustafa  Kemal''i  anlamak  yerinde  saymak  değil,
  Mustafa  Kemal  ülküsü  sadece  söz  değil.

  Bana  muştular  getirin  bir  daha
  Uygar  uluslara  eşit  yeni  buluşlardan,
  Kuru  söz  değil,  iş  istiyorum  sizden  anladınız  mı?
  Uzaya  Türk  adını  Atatürk  kapsülüyle  yazdınız  mı?
  Mustafa  Kemal''i  anlamak  avunmak  değil,
  Mustafa  Kemal  ülküsü  sadece  söz  değil.

  Hala  o  acıklı  ağıtlar  dudaklarınızda,
  Hala  oturmuş  10  Kasım''larda  bana  ağlıyorsunuz.
  Uyanın  artık  diyorum,  uyanın,  uyanın!
  Uluslar  fethine  çıkıyor  uzak  dünyaların,
  Mustafa  Kemal''i  anlamak  göz  boyamak  değil,
  Mustafa  Kemal  ülküsü  sadece  söz  değil.

  Beni  seviyorsanız  eğer  ve  anlıyorsanız;
  Laboratuvarlarda  sabahlayın,  kahvelerde  değil,
  Bilim  ağartsın  saçlarınızı,  kitaplar
  Ancak  böyle  aydınlanır  o  sonsuz  karanlıklar.
  Mustafa  Kemal''i  anlamak  ağlamak  değil,
  Mustafa  Kemal  ülküsü  sadece  söz  değil.

  Demokrasiyi  getirmiştim  size,  özgürlüğü,
  Görüyorum  ki  hala  aynı  yerdesiniz,  hiç  ilerlememiş,
  Birbirinize  düşmüşsünüz  halka  eğilmek  dururken,
  Hani  köylerde  ışık,  hani  bolluk,  hani  kaygısız  gülen?
  Mustafa  Kemal''i  anlamak  itişmek  değil,
  Mustafa  Kemal  ülküsü  sadece  söz  değil.

  Arayı  kapatmanızı  istiyorum  uygar  uluslara;
  Bilime,  sanata  varılmaz  rezil  dalkavuklarla,
  Bu  vatan,  bu  canım  vatan  sizden  çalışmak  ister,
  Paydos  övünmeye,  paydos  avunmaya,  yeter  yeter!
  Mustafa  Kemal''i  anlamak  aldatmak  değil,
  Mustafa  Kemal  ülküsü  sadece  söz  değil.

Sirasini kim biliyor ki?

Bilmiyorum siz istediklerinizi "sirasinda" yapabildiniz mi? Ben hiç yapamadim.

Küçükken anneannem cebinde tasidigi bir tomar anahtarla kilerdeki dolapları açtığı zaman, canım pestil isterdi. Bilirdim sapsarı kayısı pestilleriyle, kararmış mor erik pestillerinin hangi dolapta olduğunu. ', 'Anneannem:

"Şimdi sırası değil, birazdan yemek yiyeceğiz", derdi.

Yemekten sonra ise yavaş yavaş herkes öğle uykusuna yatardı. Şayet "Belki sırası gelmiştir" diye yine pestil istersem, anneannem: "Şimdi sırası değil. Bak herkes yattı. Sen de yat. Ondan sonra..." derdi.

Öğle uykusundan sonra pestil istediğim zaman da cevap yine aynıydı:

"Şimdi sırası değil. Aç karnına dokunur. Nerdeyse akşam oluyor. Birazdan yemek yiyeceğiz..:"

Bir türlü sırasına rastlatamamıştım pestil istemeyi. Bir gün babam boş bulunup bana iki çam ağacının arasına, kolan vurdukça göklere uçacak bir salıncak kurmayı vaadetmişti. Ama bir daha bu vaadini hiç anımsamaz göründü. İkide bir anneme gider:

"Haydi söyle babama, salıncağı kursun", derdim.

Annem:"Şimdi sırası değil, başı ağrıyor," derdi.

Başı ağrımazsa gazete okuduğu için salıncak kurmasını istemenin zamanı değildi. Gazete okumuyorsa banyoya gireceği için...Salıncak istemenin de bir türlü sırasını getiremedimdi.

Yaz günleri bahçe kapısının önünden, "Vişnee kaymak" diye bağırarak dondurmacılar geçerdi. Koşa koşa içeri gelir:

"Dondurma alayım mı," diye sorardım.
"Şimdi sırası değil," derlerdi.

Birlikte çocuk dergilerinin bulmacalarını çözmeyi önerirdim:
"Şimdi sırası değil," derlerdi.

Bir şeytan uçurtmasının kuyruğunu bile yapmaya yanaşmazlardı:
"Şimdi sırası değil," derlerdi.

Okulda öğretmen ders anlatırken, aklıma gelen bir şeyi sormak için parmağımı kaldırırdım. Öğretmen bir süre görmezlikten gelirdi parmağımı. Kolum yanlış yere dikilmiş fasulye sırığı gibi öyle havada kalırdı. Sonunda öğretmen:

"Şimdi sırası değil, indir bakayım parmağını aşağıya," derdi.

Etüdlerde gizli gizli roman okurken de, bir müdür muavini başıma dikilir:
"Şimdi sırası mı roman okumanın, kapat onu da dersine çalış," derdi.

İlk yazdığım yazılara da yazı işleri müdürleri aynı gerekçeyle karşı çıkmışlardı:
"Şimdi sırası değil bunun," diyorlardı.

Piyeslerim için de aynı itirazı çok duydum:
"İyi ama şimdi sırası değil..."

Aşık olduğum zamanlar yemekte, yahut yürürken, yahut otururken, canım birden öpüvermek isterdi yanımdaki sevgiliyi. Kursağımda kalırdı arzum. Bir el, vagon tamponu gibi yavaşça iterdi yüzümü:
"Hişşt yapma, şimdi sırası değil,"

Parlamentoda konuşurken de sık sık bağırırlardı:
"Amma yaptın yahu, şimdi sırası mı bunun?"

Velhasıl hiç bir şeyin sırasını tam getiremedim. Ama sırasız mırasız bir şeyler yapmaya çalıştım kendimce. Bir şey yapmak için sırasını bekleyenler ise, genellikle hiç bir şey yapamadılar. Öteden beri aklıma takılıp kalmıştır, bir şeyi yapıp yapmamanın "sırası"nı kimin saptadığı...

Ve kendimce şöyle demişimdir:

Bir şeyi yapmanın sırası, onu yapmak istediğin andır. Zaman ayarını ters kullanmışsan zaten toz olur gidersin. Yok ters kullanmamışsan, "şimdi sırası mıydı" diyenlere uzaktan nanik yaparsın. Sırasında mı doğup ölüyoruz ki, her şeyi sırasında yapabilelim... Başarırsan "sırası", başaramazsan "sırası değildi" oluyor ve insanlık böyle bir çalkantı içinde akıp gidiyor.

  Çetin Altan