O gece meyhanede 15 kişiydik toplanan. 30''una merdiven dayamış lise arkadaşlarıydık. Okuduğumuz ve büyüdüğümüz şehirden uzakta, İstanbul''da hayat mücadelesi verip ayakta kalmaya çabalayan 80''ler kuşağının -marka kültürünü ucundan yakalamış ama ne tam benimsemiş, ne de reddetmiş- arada kalmış çocuklarıydık. Ülkenin en iyi eğitimi veren özel liselerinden biri olan ve en önemlisi de öğrencilerine Türkiye sınırlarında bir okulda olabilecek en son sınıra kadar kendini ifade etme olanağının tanındığı okulumuzdu sanırım bizi dışarıdaki hayata yabancı kılan.', 'Üniversiteden mezun olduğumuz dönem, banka memurluğu ve müfettişliği sınavlarının en yoğun olduğu zamandı. Bu yüzden birçoğumuz -neredeyse erkek arkadaşlarımızın tamamı- "bankacı" olmuştu. Kiminin bir müzik grubu kurup yurtdışına açılma hayali, kiminin turizm sektöründe hem para kazanıp, hem de eğlenceli bir iş yapma amacı, kiminin yurtdışında moda okuduktan sonra yine orada kalıp bir ün kazanma düşü, hayatın somut gerçekleriyle buluşamamıştı. Bozkırdaki yeşil yuvanın dışındaki hayata hazırlıksız yakalanmış, düşlerimiz baş etmeye çalıştığımız hayal kırıklıklarına dönüşmüştü.
Liseden mezun olduktan, farklı üniversitelerde okuyup, farklı mesleklere ve kurumlara dağıldıktan 10 sene sonra fark ettik ki okuldan sonraki her ortam, yabancı bir ülkeydi bizim için. Başka memleketlerin insanlarıyla doluydu her yer; ayrı dilden konuşan, değişik ama aynı tarzda davranış kalıpları olan insanların arasında yabancıydık. Sık sık çevremizdekilerden "Söylemesen daha iyi olur aslında düşündüğünü, patronun/müdürün/amirin hoşuna gitmeyebilir" uyarılarını alıyorduk. Artık kendini ifade etmenin değil, kişiliğini saklamanın gerektiği bir dünyadaydık. Ve kurallarına uymayı reddettikçe de yara alıyorduk.
Şimdi İstanbul''da -büyük şehirlerde yaşayıp da "memleketini" anmak için birbirlerinden ayrılmayan küçük illerden gelen insanlar gibi- birbirimizi bulmuş, hala kendimizi ayrık otu gibi hissettiğimiz bu dünyada can yoldaşı olmuştuk. Başarı öyküleri dinleyerek okumuş, büyümüş ve hepimizin olmak istediğimiz en iyi yerde olacağımıza ve en iyi şekilde yaşayacağımıza inanmıştık. Aslında belki de kendimize ve birbirimize -daha fazla hayal kırıklığına uğrama korkusuyla- itiraf etmekten kaçınsak da hala inanıyoruz ve bekliyoruz. İleride çok güzel bir yaşam var diye düşünüyoruz.
Herkes üç aşağı beş yukarı bu ve benzeri konuları konuşurken karşımda oturan arkadaşım "Asıl başarı öyküsü ne biliyor musun?" dedi, "Gidip Bodrum''da limon ya da kahve yetiştirmek belki de. Bahçene muz ağacı ekip, büyüdüğünü gördükçe sevinmek. Bir arkadaşım -üstelik karısı ve ufak bir çocuğu da vardı- bir bankada yöneticiydi. Ve yoğun ve gergin bir işgünü sonrasında geldi buna gelenler. Birden kapattı İstanbul''daki evini ve bir şey planlamadan karısı ve çocuğuyla Bodrum''da aldı soluğu. Muazzam bir birikimi de yoktu üstelik, sadece cesur davrandı biraz. Yalıkavak''ta bir ev kiraladılar uygun bir fiyata. Şimdi kahve yetiştiriyor ve yılda İstanbul''a iki kez gelip Merter''den 1 milyona bir sürü tişört alıp, üstüne de sevimli bir şeyler bastırıp, yazın turistlere tanesi 20 dolardan satıyor. Hayatını kazanmak diye buna derim ben. Vakti var, istediği ve zevk aldığı şeyleri yapıyor, çocuğunun nasıl büyüdüğünü bire bir görüyor, karısıyla daha fazla zaman geçiriyor. İşte bu adam yaşamının efendisi bence. Bir gün bana da heyheylerin gelmesini bekliyorum şimdi."
Bizler, on sene önce idealist planlar ve büyük hayallerle yola çıkan ülkenin "geleceği parlak" gençleri, yaşamın gerçekleriyle yüzleşip, manen törpülendikçe, huzur bulacağımız ve "kendimiz" olacağımız basit hayatların hayalini kuruyoruz şimdi. Bu canhıraş yaşam mücadelesini, "bıçkın" mahalle delikanlılarına ve gözü açık, fingirdek kızlarına bırakmalı ve belki de kahve yetiştireceğimiz ve istediklerimizi yaşayabileceğimiz bahçeler yaratmalıyız kendimize, kim bilir...
Tuesday, August 08, 2006
AYNAYA BAKMAK
Hindistan'da yüksek bir dağın doruğunda, "Bin Aynalı Vadi" olarak bilinen görkemli bir vadi vardı.
Bir gün, bir köpek vadiyi çevreleyen sivri kayaları aşarak dağa tırmandı vevadiye girdi. Binlerce köpek gördü.', 'Korkarak tüylerini kabarttı, kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırdı, korkutucu hırıltılar çıkararak dişlerini gösterdi.
Karşısındaki binlerce köpek de ona karşı tüylerini diktiler, kuyruklarını bacaklarının arasına alıp korkunç sesler çıkarttılar ve bu yabancı köpeğe dişlerini gösterdiler. Köpek paniğe kapılarak kendini vadiden dışarı attı, kaçtı.
Ve o andan itibaren tüm dünyanın tehlikeli, korkunç köpeklerle dolu olduğuna inandı.
Bir başka gün, bir başka köpek gelip, aynı dağa tırmandı, aynı sivri kayaları aştı, "Bin Aynalı Vadi" ye girdi.
O da binlerce köpekle karşılaştı. Çok, çok sevindi. Kuyruğunu salladı, neşeyle oradan oraya zıpladı ve tüm köpekleri birlikte oynamaya çağırdı. Bu köpek vadiden ayrılırken, tüm dünyanın dost ve sevecen köpeklerle dolu olduğuna inanıyordu...
Bir gün, bir köpek vadiyi çevreleyen sivri kayaları aşarak dağa tırmandı vevadiye girdi. Binlerce köpek gördü.', 'Korkarak tüylerini kabarttı, kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırdı, korkutucu hırıltılar çıkararak dişlerini gösterdi.
Karşısındaki binlerce köpek de ona karşı tüylerini diktiler, kuyruklarını bacaklarının arasına alıp korkunç sesler çıkarttılar ve bu yabancı köpeğe dişlerini gösterdiler. Köpek paniğe kapılarak kendini vadiden dışarı attı, kaçtı.
Ve o andan itibaren tüm dünyanın tehlikeli, korkunç köpeklerle dolu olduğuna inandı.
Bir başka gün, bir başka köpek gelip, aynı dağa tırmandı, aynı sivri kayaları aştı, "Bin Aynalı Vadi" ye girdi.
O da binlerce köpekle karşılaştı. Çok, çok sevindi. Kuyruğunu salladı, neşeyle oradan oraya zıpladı ve tüm köpekleri birlikte oynamaya çağırdı. Bu köpek vadiden ayrılırken, tüm dünyanın dost ve sevecen köpeklerle dolu olduğuna inanıyordu...
TANRIDAN NOT
Bugün bütün problemlerini ben çözeceğim. Ancak unutma bunu yapmak için seninyardımına ihtiyacım yok.
Eğer çözemeyeceğin bir sorunla karşılaşırsan çözmek için kendini helak etme.', 'Bu sorunu ( Allaha havale edilen işler ) kutusuna koy.
Ben bütün sorunlarını çözeceğim. Ancak kendi zamanımla, senin zamanınla değil.
Sorunu bu kutuya bıraktıktan sonra onu unut ve üzülmeyi kes.
Bunun yerine hayattaki bütün güzelliklerle ilgilen, onlardan zevk almaya çalış.
Eğer trafikte sıkışırsan, sinirlenme. Dünyada araba kullanmanın ne olduğunubilmeyen pek çok kişi, araba kullanmanın ayrıcalık sayıldığı pekçok ülke var.
Eğer işte kötü bir gün geçirirsen, yıllardır iş bulamadan oturan perişan insanları düşün.
İlişkin kötü giderse, hiç sevememiş ve bu sebepten de hiç sevilmemiş insanları düşün.
Bir hafta sonu kötü geçti diye tasalanırsan, çocuklarının rızkını çıkartmak için, 3 kuruş paraya günde 12 saat, haftada 7 gün çalışanları düşün.
Dağ başında araban bozulur ve yürümek zorunda kalırsan hemen öfkelenme. Bir adım atabilmek için herşeylerini vermeye hazır kötürümleri düşün.
Sabah uyandığında aynada,saçında bir ak tel daha görürsen tasalanma, saçsızlıklarını dert etmeyi akıllarına bile getiremiyen, yaşam mücadelesi veren kanser hastalarını düşün.
Hayatta gayesiz kaldığını düşünüp karamsarlığa dalarsan müteşekkir ol. Senin yaşadıklarını göremeyen, genç yaşta öldükleri için senin kullandığın hiçbir fırsata sahip olamayanlar o kadar çok fazlaki.
Eğer insanların cahilliklerinin, bağnazlıklarının, kötülüklerinin, aşağılıklarının, hırslarının kurbanı olursan, daha kötüsü olup seninde onlardan biri olabileceğini hatırla ve genede şükret.
Koşullar ne olursa olsun, herşeye rağmen hayat çok güzel ve uğrunda mücadele etmeye değer.
Eğer çözemeyeceğin bir sorunla karşılaşırsan çözmek için kendini helak etme.', 'Bu sorunu ( Allaha havale edilen işler ) kutusuna koy.
Ben bütün sorunlarını çözeceğim. Ancak kendi zamanımla, senin zamanınla değil.
Sorunu bu kutuya bıraktıktan sonra onu unut ve üzülmeyi kes.
Bunun yerine hayattaki bütün güzelliklerle ilgilen, onlardan zevk almaya çalış.
Eğer trafikte sıkışırsan, sinirlenme. Dünyada araba kullanmanın ne olduğunubilmeyen pek çok kişi, araba kullanmanın ayrıcalık sayıldığı pekçok ülke var.
Eğer işte kötü bir gün geçirirsen, yıllardır iş bulamadan oturan perişan insanları düşün.
İlişkin kötü giderse, hiç sevememiş ve bu sebepten de hiç sevilmemiş insanları düşün.
Bir hafta sonu kötü geçti diye tasalanırsan, çocuklarının rızkını çıkartmak için, 3 kuruş paraya günde 12 saat, haftada 7 gün çalışanları düşün.
Dağ başında araban bozulur ve yürümek zorunda kalırsan hemen öfkelenme. Bir adım atabilmek için herşeylerini vermeye hazır kötürümleri düşün.
Sabah uyandığında aynada,saçında bir ak tel daha görürsen tasalanma, saçsızlıklarını dert etmeyi akıllarına bile getiremiyen, yaşam mücadelesi veren kanser hastalarını düşün.
Hayatta gayesiz kaldığını düşünüp karamsarlığa dalarsan müteşekkir ol. Senin yaşadıklarını göremeyen, genç yaşta öldükleri için senin kullandığın hiçbir fırsata sahip olamayanlar o kadar çok fazlaki.
Eğer insanların cahilliklerinin, bağnazlıklarının, kötülüklerinin, aşağılıklarının, hırslarının kurbanı olursan, daha kötüsü olup seninde onlardan biri olabileceğini hatırla ve genede şükret.
Koşullar ne olursa olsun, herşeye rağmen hayat çok güzel ve uğrunda mücadele etmeye değer.
GERÇEK NEDİR?
Bebek odasındaki rafta dururlarken "gerçek nedir ?" diye sordu minik tavşan yanındaki ata.
At bu soruyu " gerçek doğulmaz , gerçek olunur " diye yanıtladı.
" Eğer bir çocuk seni uzun bir süre hep severse , yalnız oyuncak olarak görmez, gerçekten severse , işte o zaman sen de GERÇEK olursun. "
" Bu benim canımı yakar mı ? " diye sordu minik tavşan.', 'Daima dürüst olan at , " bazen " diye yanıtladı. " Ama gerçek olduğunda acı çekmekten korkmazsın."
" Peki birdenbire mi olur , yoksa yavaş yavaş mı ? "
" Bir an da olur " dedi at. " Bir bakarsın olmuşsun. Bu iş uzun zaman alır, o yüzden çabucak incinen, ya da çok katı olan , ya da fazla korunan insanların başına pek gelmez.
Gerçek olduğunda , genellikle saçların dökülmüş , gözlerinin altı çökmüş , oran buran tutmaz hale gelmiş olursun. Fakat artık bunlar seni rahatsız etmez, çünkü artık gerçeksindir ve ne yaparsan yap çirkin olamazsın. Sadece gerçeği göremeyenler seni çirkin bulabilirler."
" O zaman sen gerçek olmalısın " dedi minik tavşan ve aynı anda da pişman oldu bu söylediğinden. At''ı gücendirmek istemezdi , neyse ki at hiç oralı olmadı.
" Bizim bebeğin amcası , yıllar önce beni gerçeğe döndürdü. Ve bir kez gerçek olduktan sonra geriye dönüşün yoktur. "
Kadife Tavşan''dan, Margery WILLIAMS
At bu soruyu " gerçek doğulmaz , gerçek olunur " diye yanıtladı.
" Eğer bir çocuk seni uzun bir süre hep severse , yalnız oyuncak olarak görmez, gerçekten severse , işte o zaman sen de GERÇEK olursun. "
" Bu benim canımı yakar mı ? " diye sordu minik tavşan.', 'Daima dürüst olan at , " bazen " diye yanıtladı. " Ama gerçek olduğunda acı çekmekten korkmazsın."
" Peki birdenbire mi olur , yoksa yavaş yavaş mı ? "
" Bir an da olur " dedi at. " Bir bakarsın olmuşsun. Bu iş uzun zaman alır, o yüzden çabucak incinen, ya da çok katı olan , ya da fazla korunan insanların başına pek gelmez.
Gerçek olduğunda , genellikle saçların dökülmüş , gözlerinin altı çökmüş , oran buran tutmaz hale gelmiş olursun. Fakat artık bunlar seni rahatsız etmez, çünkü artık gerçeksindir ve ne yaparsan yap çirkin olamazsın. Sadece gerçeği göremeyenler seni çirkin bulabilirler."
" O zaman sen gerçek olmalısın " dedi minik tavşan ve aynı anda da pişman oldu bu söylediğinden. At''ı gücendirmek istemezdi , neyse ki at hiç oralı olmadı.
" Bizim bebeğin amcası , yıllar önce beni gerçeğe döndürdü. Ve bir kez gerçek olduktan sonra geriye dönüşün yoktur. "
Kadife Tavşan''dan, Margery WILLIAMS
Yanlıs kararlar
Ustaya başarısının sırrını sormuslar iki kelime demis :
Dogru kararlar
Hepimizden farklı olarak sürekli dogru kararları nasil alabildigini sormuslar.
Tek kelime demis : ', 'Tecrübe
Bu tecrübe denen şeyin sırrı ne diye sormuşlar.
Usta derin bir iç geçirmis ve söyle demis:
Yanlıs kararlar......!!!
Dogru kararlar
Hepimizden farklı olarak sürekli dogru kararları nasil alabildigini sormuslar.
Tek kelime demis : ', 'Tecrübe
Bu tecrübe denen şeyin sırrı ne diye sormuşlar.
Usta derin bir iç geçirmis ve söyle demis:
Yanlıs kararlar......!!!
İKİ BARDAK SU
Zamanın birinde bir hükümdar varmış, zenginliği tüm dünyaca bilinirmis. Hükümdar her gittigi yere hazinesinin bir bölümünü götürür ve bunlari sergilemekten büyük onur duyarmis. Hükümdarin yasamda en çok güvendigi, tek akil hocasi bir bilge kisiymis.
Günlerden bir gün bu bilge kisiyle otururken hükümdar söyle bir soru sormus:', “Sen ki gögün gizemine ermis, bilime yön vermis bir adamsin. Insanlar, ister hükümdar denli güçlü, ister savasçilar denli onurlu olsun ayagina kapanir agzindan çikacak bir sözü beklerler. Simdi senin gibi bilge bir adamin fikrini merak etmekteyim,
"Benim hükümdarligim ve servetim hakkinda ne düsünüyorsun?"
Bilge bu soru karsisinda hükümdarin gözlerine bakarak şu sözleri söylemis:
"Diyelim ki hükümdarım, kızgın ve uçsuz bir çöldesiniz. Ölmemek için, size uzatacağım bir bardak suya servetinizin yarısını verir miydiniz?"
"Verirdim tabii."
"Zaman geçti diyelim susuzluğunuz arttı, size uzatacağım bir sonraki bardağa servetinizin öteki yarısını da verir miydiniz?"
Hükümdar biraz düşünür ve ardından "Ölmemek için evet" der.
Bunun üzerine bilge kişi gülerek şu sözleri söylemiş:
"Madem öyle, o zaman övünmeyin fazlaca. Çünkü haşmetlim sizin servetiniz yalnızca iki bardak sudur.
Günlerden bir gün bu bilge kisiyle otururken hükümdar söyle bir soru sormus:', “Sen ki gögün gizemine ermis, bilime yön vermis bir adamsin. Insanlar, ister hükümdar denli güçlü, ister savasçilar denli onurlu olsun ayagina kapanir agzindan çikacak bir sözü beklerler. Simdi senin gibi bilge bir adamin fikrini merak etmekteyim,
"Benim hükümdarligim ve servetim hakkinda ne düsünüyorsun?"
Bilge bu soru karsisinda hükümdarin gözlerine bakarak şu sözleri söylemis:
"Diyelim ki hükümdarım, kızgın ve uçsuz bir çöldesiniz. Ölmemek için, size uzatacağım bir bardak suya servetinizin yarısını verir miydiniz?"
"Verirdim tabii."
"Zaman geçti diyelim susuzluğunuz arttı, size uzatacağım bir sonraki bardağa servetinizin öteki yarısını da verir miydiniz?"
Hükümdar biraz düşünür ve ardından "Ölmemek için evet" der.
Bunun üzerine bilge kişi gülerek şu sözleri söylemiş:
"Madem öyle, o zaman övünmeyin fazlaca. Çünkü haşmetlim sizin servetiniz yalnızca iki bardak sudur.
Sunday, August 06, 2006
İnananlar
Sadece gördüklerine inanan insanlar,gözlerini kapadıklarında hiçbirşeye inanmıyorlar demektir.
Sekiz Özel Armağan
1) DiNLEME: Kesmeden, hayal kurmadan vereceğiniz cevabı düşünmeden can kulağıyla dinleyin.Ama gerçekten dinleyin.
2) SEVGi: Kucaklamalar, öpücükler, sırt sıvazlamalar ve el tutmalar konusunda cömert olun. Bu ufak hareketler, aileniz ve dostlarınıza olan sevginizi daha açık göstermenizi sağlayabilir.', '3) KAHKAHA: Fıkra anlatın, neşeli hikayeleri paylaşın. Bu armağanınız "Seninle birlikte gülmeyi seviyorum" anlamına gelir.
4) YAZILI BiR NOT: Basit bir "Yardımın için teşekkürler"notu, ya da belki bir şiir. Kısa, elle yazılmış bir not bazen ömür boyu hatırlanır.
5) İLTİFAT: Basit, içtenlikle söylenen bir söz ("Bu renk sanane çok yakışmış", "Harika bir iş çıkardın", "Yemek nefis olmuş" gibi) karşınızdakinin içini aydınlatır.
6) İYİLİK: Her gün, rutininizi kırıp birisine hoş, nazik birşey yapın.
7) YALNIZLIK: Bazen tek istediğimiz yalnız kalmaktır. Bu anlara duyarlı olun ve ihtiyacı olana yalnız kalma armağanını verin.
8) NEŞELİ BiR YAPI: Birine tatlı bir söz söylemek gibisi yoktur. Fırsat buldukça insanlara hoş sözler söyleyin.
2) SEVGi: Kucaklamalar, öpücükler, sırt sıvazlamalar ve el tutmalar konusunda cömert olun. Bu ufak hareketler, aileniz ve dostlarınıza olan sevginizi daha açık göstermenizi sağlayabilir.', '3) KAHKAHA: Fıkra anlatın, neşeli hikayeleri paylaşın. Bu armağanınız "Seninle birlikte gülmeyi seviyorum" anlamına gelir.
4) YAZILI BiR NOT: Basit bir "Yardımın için teşekkürler"notu, ya da belki bir şiir. Kısa, elle yazılmış bir not bazen ömür boyu hatırlanır.
5) İLTİFAT: Basit, içtenlikle söylenen bir söz ("Bu renk sanane çok yakışmış", "Harika bir iş çıkardın", "Yemek nefis olmuş" gibi) karşınızdakinin içini aydınlatır.
6) İYİLİK: Her gün, rutininizi kırıp birisine hoş, nazik birşey yapın.
7) YALNIZLIK: Bazen tek istediğimiz yalnız kalmaktır. Bu anlara duyarlı olun ve ihtiyacı olana yalnız kalma armağanını verin.
8) NEŞELİ BiR YAPI: Birine tatlı bir söz söylemek gibisi yoktur. Fırsat buldukça insanlara hoş sözler söyleyin.
ÜÇ ŞEY
Hayatta bir kez gittiğinde asla geri dönmeyen üç şey
Zaman, Sözcükler ve Fırsattır
Hayatta hiçbir zaman kaybedilmemesi gereken üç şey
Barış, Umut ve Dostluktur.
Hayatta en değerli üç şey', 'Sevgi, Kendine güven ve Arkadaşlardır
Hayatta hiç emin olunamayacak üç şey
Düşler, Başarı ve Zenginliktir
Hayatta insanı geliştiren üç şey
Çok çalışma, samimiyet ve başarıdır
Hayatta insanı mahveden üç şey
Cesaretsizlik, gurur ve öfkedir
Zaman, Sözcükler ve Fırsattır
Hayatta hiçbir zaman kaybedilmemesi gereken üç şey
Barış, Umut ve Dostluktur.
Hayatta en değerli üç şey', 'Sevgi, Kendine güven ve Arkadaşlardır
Hayatta hiç emin olunamayacak üç şey
Düşler, Başarı ve Zenginliktir
Hayatta insanı geliştiren üç şey
Çok çalışma, samimiyet ve başarıdır
Hayatta insanı mahveden üç şey
Cesaretsizlik, gurur ve öfkedir
Seninle yaşlanmak istiyorum
Seneler geçsin, sen beni bil, ben seni bileyim istiyorum. Benim olduğu kadar dostlarının, dostlarının olduğu kadar benim ol istiyorum.
Nice sıkıntı ve zorluk yaşayıp anlatalım. Yaşayalım ki, öğrenelim hayatı ve destek çıkmayı.', 'birbirimizin omuzlarında ağlamalıyız. Sen çok dertlenip, arkadaşlarınla eve gelmelisin. Paylaşmalı ve beraber sıkılmalıyız. Öyleki, yalnız, sıkılmak sıkmalı bizi.
Yaşayalım ki, paramız olunca sevinelim. Güzel günlerimizi, evimizde, bir şişe şarap ve pijamalarımızla kutlamalıyız.
ya da bazen dostlarla ucuz biralar içerek...
böylece yaşamalıyız işte.
sonra çocuğumuz olmalı, düşünsene, senin ve benim olan bir canlı. Geceleri ağladıkça sırayla susturmalıyız. Sen arada mızıkçılık yapmalısın. Ve ben söylenerek sıranı almalıyım.
yorgun olduğum için yemek yapmamalıyım, söylenerek yumurta kırmalısın.
hava soğukken birbirimize sıkıca sarılıp yatmalıyız. Zaman su gibi akıp giderken, herşey yaşanmış bir hayatımız olmalı.
herşeye rağmen hiç bıkmamalıyız birbirmizden mutlu da olsa, kötü de olsa, yaşadığımız günler bizim günlerimiz olmalı.
saçlara düşünce aklar, ya da idince aklar, çocukları güvence altına alıp gitmeli bu şehirden. Kavgasız, her sabah cinayetle uyanılmayan, sessiz bir yere gitmeliyiz.
geceleri balkonda denizi seyredip, sandalyelerimizde sallanmalıyız. Eve gelip, benden kahve istemelisin. Çocuklar gelmeli ziyaretimize, geçmişteki hareketli günlerimizi anımsamalıyız.
ben, "bey" demeliyim sana, sen de "hanım".
öyle sevmelisin ki beni bu yazdıklarım korkutmamalı seni.
tebessümler açtırmalı yüzünde. Birgün bu hayatı bırakıp giderken, sadece mutluluk olmalı yüzümüzde birbirimizi sevmenin gururu olmalı "herşeyde"...
Can yücel
Nice sıkıntı ve zorluk yaşayıp anlatalım. Yaşayalım ki, öğrenelim hayatı ve destek çıkmayı.', 'birbirimizin omuzlarında ağlamalıyız. Sen çok dertlenip, arkadaşlarınla eve gelmelisin. Paylaşmalı ve beraber sıkılmalıyız. Öyleki, yalnız, sıkılmak sıkmalı bizi.
Yaşayalım ki, paramız olunca sevinelim. Güzel günlerimizi, evimizde, bir şişe şarap ve pijamalarımızla kutlamalıyız.
ya da bazen dostlarla ucuz biralar içerek...
böylece yaşamalıyız işte.
sonra çocuğumuz olmalı, düşünsene, senin ve benim olan bir canlı. Geceleri ağladıkça sırayla susturmalıyız. Sen arada mızıkçılık yapmalısın. Ve ben söylenerek sıranı almalıyım.
yorgun olduğum için yemek yapmamalıyım, söylenerek yumurta kırmalısın.
hava soğukken birbirimize sıkıca sarılıp yatmalıyız. Zaman su gibi akıp giderken, herşey yaşanmış bir hayatımız olmalı.
herşeye rağmen hiç bıkmamalıyız birbirmizden mutlu da olsa, kötü de olsa, yaşadığımız günler bizim günlerimiz olmalı.
saçlara düşünce aklar, ya da idince aklar, çocukları güvence altına alıp gitmeli bu şehirden. Kavgasız, her sabah cinayetle uyanılmayan, sessiz bir yere gitmeliyiz.
geceleri balkonda denizi seyredip, sandalyelerimizde sallanmalıyız. Eve gelip, benden kahve istemelisin. Çocuklar gelmeli ziyaretimize, geçmişteki hareketli günlerimizi anımsamalıyız.
ben, "bey" demeliyim sana, sen de "hanım".
öyle sevmelisin ki beni bu yazdıklarım korkutmamalı seni.
tebessümler açtırmalı yüzünde. Birgün bu hayatı bırakıp giderken, sadece mutluluk olmalı yüzümüzde birbirimizi sevmenin gururu olmalı "herşeyde"...
Can yücel
Savaş Sanatı
SUN - TZU
1. SAVAŞ SANATI YAPISI VE İÇERİĞİ
Savaş Sanatı’nın ilk bölümü stratejinin önemine ayrılmıştır. Klasik I Ching’ de söylendiği gibi,“Önderler sorunları düşünüp onların önüne geçerler.” Askeri harekatlar bakımından Savaş Sanatı her türlü eğilime girişmeden önce değerlendirilmesi gereken beş noktaya dikkat çeker: Yol, hava koşulları, arazi, askeri önderlik ve disiplin.
Savaş Sanatı’nın ikinci bölümü, savaşın, hatta başka ülkelerde girişilen savaşın içerideki sonuçlarını tartışmaktadır. Harekatları, hele anayurttan uzak girişilenleri uzatmama konusunda şiddetli uyarılarla sürat ve etkinlik vurgulanmaktadır. Enerji ve maddi kaynakların idareli kullanılmasına büyük önem verilir.', 'Kuşatmanın planlanması üzerine olan üçüncü bölüm de tasarrufun önemine değinmektedir; genel hedef, gerek toplumsal, gerekse maddi kaynakları olabildiğince az tüketerek, yoluna çıkan herkesi ve her şeyi yok etmeksizin zafere ulaşmaktır.
Savaş Sanatı’nın dördüncü bölümü strateji ve savaşın en önemli konularından biri olan saflaşma üzerindedir. Karekteristik bir Taocu tutumla Sun Tzu zaferin anahtarının uyarlanabilirlik ve çözülmezlik olduğunu vurgular.
Savaş sanatının beşinci bölümünün konusu kuvvet ya da momentum, eylem halindeki grubun dinamik yapısıdır. Sun Usta burada örgütsel becerileri, eşgüdümü savaşın konvansiyonel ve gerilla yöntemlerini vurgular. Sonsuz taktik çeşitlemelerine baş vurarak değişim ve şaşırtmacaların altını çizer, çıkmazlara sürüklenmek üzere düşmanların psikolojik koşullarından yararlanır.
Altıncı bölüm, savaş sanatlarına yaygınca uyarlanan temel Tao’cu kavramlardan olduğu daha öncede belirtilen “boşluk ve doluluk” konusunu ele alır. Burada esas fikir, bir yandan enerji ile dolu olup öte yandan da, Sun Usta’nın dediği gibi kendini yenilmez kılarak ancak yenilgiye açık olduklarında düşmanları alt etmek amacıyla düşmanları boşaltmaktır.
Savaş Sanatı’ nın silahlı mücadele üzerine olan yedinci bölümü somut savaş alanı düzenlemeleri ve muharebe manevraları üzerindedir ve Sun Tzu’ nun ana temalarından bir kaçını yeniden getirir gündeme.
Savaş Sanatı’nın sekizinci bölümü sanatçının sanatının köşe taşlarından biri olarak değerlendirilen uyarlanmaya ayrılmıştır. Sun Usta, ”bu nedenle arazide üstünlük sağlayabilecek mevcut uyarlamaları bilen generaller, askeri gücü nasıl kullanacaklarını da bilirler. Arazinin yapısını bildikleri halde nasıl üstünlük sağlayacaklarını bilemezlerse, bundan bir yarar elde edemezler” diyor.
Dokuzuncu bölüm orduların sevkine ilişkindir. Sun Usta burada da savaşçı sanatının fiziksel, toplumsal, psikolojik yönünü irdeler.
Arazi üzerine olan onuncu bölüm taktik manevralar ve uyarlanabilirlik üzerine düşünceyi sürdürür, arazi tiplerini sayarken bunlara kendini uydurma yollarını da sıralar.
“Dokuz Zemin” başlığını taşıyan onbirinci bölüm, özellikle grubun araziye olan zaafı bakımından, arazinin daha ayrıntılı bir irdelenmesini oluşturmaktadır. Burada da “Dokuz Zemin”in salt fiziksel araziye değil, onun toplumsal ve daha soyut anlamlarına uygulandığı anlaşılmalıdır.
Sun Ustanın bu bölümde saydığı dokuz zemin şunlardır : “Uyuşmazlık zemini, hafif zemin, tartışma zemini, seferli yol, kesişme zemini, ağır zemin, kötü zemin, kuşatmalı zemin, ölüm zemini.
Savaş sanatının onikinci bölümü, yangın çıkarmaya yönelik saldırıların çeşitli biçimlerinin yanısıra takibin teknik yönlerinin ve stratejilerinin kısa bir betimlemesi ile başlar.
Savaş Sanatı’nın onuçüncü ve son bölümü casusluk üzerinedir ve istihbaratın asli bir önem taşıdığı strateji üzerine bir bölüme bağlanarak çemberi tamamlar.
2. STRATEJİK DEĞERLER
Askeri eylem ulus için önem taşır – çünkü bu var olma ya da yok olma yolu, ölümle
kalım meydanıdır. O nedenle iyi incelemek gerekir.
İşte bu yüzden, ölçü şu beş şey olsun, kıyaslarken bu değerleri kullanın, böylece koşulları kavrayasın. Bunlar Yol, Hava, Arazi, Önderlik ve Disiplin dir.
Önderlik: Zeka, güvenilirlik, insancılık, cesaret ve kararlılık işidir.
Şu halde koşulları anlayabilmek için şu değerleri kıyasla; hangi siyasi önderliğin yolu var? Hangi komutan yetenekli? Kim daha elverişli iklim ve araziye sahip? Kimin disiplini etkili? Kimin birlikleri daha güçlü? Kimin askerleri ve subayları daha iyi eğitimli? Kimin ödül-ceza sistemi daha açık? İşte bu yolla, kimin galip geleceğini anlardın.
Onları kuvvetli göstermek için aciz davran.
Kaçarak onları yor.
Aralarına bölücülük sok.
Onlara hazırlıksızken saldır-beklemedikleri anda davran.
Askerin kullanacağı düzen ve yol önceden açığa vurulmamalıdır.
3. SAVAŞMAK
Kazanır halde olsan bile savaşırken işi uzatırsan gücün körelir, keskinliğin aşınır; bir kaleyi kuşatırsan kuvvetin azalır. Ordunu uzun süre sahrada tutarsan araç gerecin yetmez olur.
Donanımını yurdundan erzakını düşmandan al ki hem silahın hem de tayın yeterli olsun.
Kaynaklar tükenince vergiler artar. Güç ve kaynaklar tükenince memleket kurur – insanlar paralarının yüzde yetmişini yitirirken, hükümet de parasının yüzde atmışını teçhizata yatırır.
Askeri harekatta önemli olan zaferdir, inat değil.
4. KUŞATMAYI PLANLARKEN
Ordudan yaralanmanın genel kuralı şudur: Bir ulusu harap etmektense ona zarar getirmemek yeğdir. Bir orduyu harap etmektense ona zarar getirmemek yeğdir. Bir tümeni harap etmektense ona zarar getirmemek yeğdir. Bir alayı harap etmektense ona zarar getirmemek yeğdir. Bir birliği harap etmektense ona zarar getirmemek yeğdir.
Girdiği her savaşı kazananlar aslında usta değildirler – başka orduları savaşmadan çaresiz bırakanlar, işte onlar en iyisidir.
Bu nedenle usta asker planlar yapılırken saldırıya geçer.
Araçlarını hazırlamak için üç ay, kuşatma planları içinde bir üç ay daha ayır.
Bu yüzden savaş sanatından anlayan kişi başkalarının gücünü savaşmadan alt eder, kentleri kuşatmadan alır başka ulusları az zamanda ele geçirir.
Gelelim savaşma kurallarına : Senle düşmanın gücü ona birse onu kuşat; beşe birse saldır; ikiye birse böl.
Eşitsen gücün varsa savaş. Sayıca az isen mümkünse uzak dur. Durumun parlak değilse mümkünse hemen kaç.
Galibi bulmanın beş yolu vardır : Ne zaman savaşıp savaşmamasını gerektiğini bilenler kazanır. Ne zaman az ya da çok asker kullanmaları gerektiğini bilenler kazanır. Askeriyle komutanı aynı şevkle hareket eden ordu kazanır. Hazırlıksıza hazırlıkla karşılık verenler kazanır. Komutanları becerikli ve sivil yöneticilere bağlı olmayan ülkeler kazanır. Galibi bulmak istiyorsan bu beşini hesap et.
Denilir ki “başkasını ve kendini bilirsen sen yüz kere savaşsan da tehlikeye düşmezsin başkasını bilmeyip kendini bilirsen bir kazanır, bir kaybedersin. Ne kendini nede başkasını bilmezsen girdiğin her savaşta tehlikedesin demektir.
5. SAFLAŞMA
Yenilmezlik savunmada, zayıflık saldırmadadır.
Savunmadan anlayanlar yerin derinliklerinde gizlenir. Hücumdan anlayanlar göğün tepesinde seyreder. Böylece ordularına bir zarar gelmeden tam zafere varırlar.
Bu yüzden iyi savaşçılar, zaferi cesaret edip kurnazlıkla kazanamazlar. Onların zaferleri şans eseri değildir. Zira kazanacaklarından emin oldukları yere geçerler ve çoktan yitirmiş kimseleri yenerler.
İyi savaşçılar yitirmeyecekleri mevkilerde mevzilenirler ve düşmanı yenilgiye uğratacak koşulları göz ardı etmezler.
Bu yüzden galip bir ordu önce kazanır sonra savaşır, mağluplar ise önce savaşır sonra kazanmaya gayret eder.
Savaşın beş kuralı vardır : Ölçme, değerlendirme, hesaplama, kıyaslama ve zafer. Mevzii ölçmeyi, ölçme değerlendirmeyi, değerlendirme hesaplamayı, hesaplama kıyaslamayı, kıyaslama ise zaferi doğurur.
6. KUVVET
Savaşta doğrudan karşı konulur ama zafer sürprizle kazanılır.
Bu yüzden uygunsuz yöntemlerde ustalaşanlar yer ile gök kadar büyük nehirler kadar dinçtir. Sonra tekrar başlarlar, günler ve aylar gibi ölüp tekrar doğarlar dört mevsim gibi
Akan suyun hızı kayaları yerinden oynatacak denli artmışsa bu momentum gücüdür. Şahinin hızı vurup öldürecek derecede artmışsa bu dakikliktir. Usta savaşçılarda böyledir. Güçleri hızlı, dakikleri kesindir, güçleri bir mancınığı germeye dakiklikleri ise tetiği çekmeye benzer.
İnsanları momentum gücü ile savaşa sevk etmek kütük ve kayaları yuvarlamaya benzer. Kütük ve kayalar oldukları yerde hareketsizdir. Ama eğimli bir ortamda yuvarlanıp giderler. Köşeli iseler oldukları yerde dururlar. Yuvarlak iseler yuvarlanır. Bu yüzden insanları savaşa sevk ederken momentum yuvarlak kayaları yüksek bir dağın tepesinden yuvarlamaya benzer – işte bu güçtür.
7. BOŞLUK VE DOLULUK
Savaş alanına en önce gelip rakiplerini bekleyenler rahattırlar savaş alanına son gelenler ve savaşa hazırlıksız girenler çökerler.
Bu yüzden iyi savaşçılar düşmanı ayağına getirir, kendisi gitmez.
Düşman kazanma olasılığına gelir, kaybetme olasılığı ile vazgeçer.
Demek ki düşmanlar rahat oldukları zaman onları yormak iyi beslendikleri zaman aç bırakmak ve dinlendikleri zaman harekete geçirmek mümkündür.
Gidemeyecekleri yere çık, hiç ummadıkları tarafa yönel. Yüzlerce fersah yorulmadan gidebilmek için tenha bölgelerden geç.
Tamamıyla ele geçirmek istiyorsan savunmasız bir yere saldır. Tamamıyla savunmak istiyorsan saldırı olmayan yeri tut.
Bu nedenle savaş yapmak istediğinde düşmanın derin siperlerle kuşatılmış savunma durumunda olsa bile mutlaka kurtarmaya yelteneceği yerden saldır.
Savaş alanın bilinmelidir. Çünkü bilinmediği zaman düşman gözcü sayısını arttırır. Gözcü sayısı arttıkça esas düşman sayısı azalır.
Eğer savaşın yerini ve zamanını bilirsen savaşa bin fersah uzaktan katılabilirsin. Eğer yer ve zamanı bilmezsen sol kanadın sağı sağ kanadın solu ön cephen arkayı ya da arka cephen önü koruyamaz. İsterse birkaç fersahlık kısa mesafeli bir savaş olsun.
8. SİLAHLI MÜCADELE
Askeri kuvvetleri kullanırken genel kural emirleri sivil yönetimden alıp bölüklerini bir araya getirmek ve onları yan yana yerleştirmektir. Silahlı mücadele kadar zor bir şey yoktur.
Üstünlük sağlamak için tüm bir orduyu seferber etmek yorucu fakat az mühimmatla yola çıkmak da noksan bir harekettir. Gece gündüz demeden durmaksızın üstünlük sağlamak için yüzlerce fersahlık yolu kat edersen komutanların elbette esir düşer. Güçlü askerler önce varır yorulanlar sonra genelde onda bir ancak varır.
Bir yöreyi yağmalayacağın vakit askerlerini böl. Bölgeni genişletmek içinse ganimetini böl.
Sabah vakti enerji yoğundur, öğle enerjisi tekler, akşam enerjisi geriler, iyi savaşçı olanlar yoğun enerjiden sıkılır. Tekliyenle gerileyene saldırı. İşte bunlar enerjiye hükmedenlerdir.
Sahte bir geri çekilmenin peşinden gitme, başı boş birliklere saldırma
Kuşatılmış bir orduya dışarıya açılan bir yol verilmeli.
9. UYARLAMALAR
Askeri harekatların genel kuralı askeri önderin orduları bir araya getirmek için sivil önderden emir almasıdır.
Kuşatılmış bölgelerde planlarını hazırla, ölümcül bölgelerde savaş.
10. ORDULARI YÖNETMEK
Ne zaman düşmanlarını gözlemek için ordunu bir yerde konaklatsan dağları arkana al ve vadi kenarlarında ol.
Genellikle ordular yüksek yerleri sever alçak yerleri sevmezler, ışığa değer verir, karanlıktan hoşlanmazlar.
Ağaçlar hareketlendiğinde düşman geliyor demektir, çalıların içinde çok oyuk varsa bu seni yanlış yönlerdirmek içindir.
Eğer geceleyin yoklama yapılıyorsa korkmuşlardır demektir.
Düşmanlarını hafife alan ve tek başına bildiğini okuyan birisi kaçınılmaz olarak diğerlerine esir düşer
11. ARAZİ
İki taraf içinde ilerlemek zararına ise buna geçit vermez arazi denir. Böyle bir arazide rakibin sana avantaj verse bile ona kapılmaz geri çekilirsin. Düşmanın yarısını beri çeker daha sonra saldırırsın. Bu senin için avantajlıdır.
Dar arazide önce oraya sen varırsan düşmanını beklemek için araziyi doldurmalısın. Önce düşman gelirse ve dar yerleri doldurursa onu izleme, eğer doldurmazsa izle.
Geniş arazide iki tarafın hareket gücü eşitlenir, meydan okuma güçleşir. Bu durum savaşmak için zararlıdır.
Bebeklere baktığın gibi askerlerine de bak. Seninle en derin vadilere bile istekle gideceklerdir. Onlara çocukların gibi bak, senin için seve seve öleceklerdir.
12. DOKUZ ZEMİN
Askeri harekatlar kuralına göre dokuz çeşit zemin vardır, Yöresel çıkarların kendi içlerinde ve kendi bölgelerinde çatıştığı yerlere “uyuşmazlık zemini” denir.
Karşındakinin arazisine girip fazla ilerlemezsen buna “hafif zemin” denir.
Sahip olursan sana, rakiplerin sahip olursa onlara , üstünlük sağlayacak araziye “paylaşmazlık zemini” denir.
Senin ve karşındakilerinin gidip gelebildikleri araziye “seferli zemin” denir.
Düşman tarafından üç yandan çevrili olan ve ilk sahip olana orada yaşayan insanlara ulaşma imkanı tanıyan araziye “kesişen zemin” denir.
Düşman topraklarının içlerine kadar girdiğinde bir çok kasaba ve şehirden geçtiğinde buna “ağır zaman” denir
Dağ ormanlarının, dik geçitlerin bataklıkların yada yolculuk etmesi güç yolların içinden geçtiğinde buna “kötü zemin” denir.
Giriş yolu dar çıkış yolu dolambaçlı olduğunda ordun kalabalık olsa bile az sayıdaki düşman seni vurabilir. Buna “kuşatılmış zemin” denir.
Hızlı savaşırsan kurtulur savaşmazsan yok olur, buna “ölüm zemini” denir.
13. YANGIN ÇIKARTMA
Beş çeşit yangın vardır: İnsanları yakmak, erzakları yakmak, araç gereçler yakmak, ambarları yakmak ve silahları yakmak.
Yani hücumu kolaylaştırmak için yangın çıkartmak bir açıklık işi suyu kullanmak ise bir güç işidir. Su bağlandığı koparabilir ama ateş gibi yalayıp yutmaz.
14. CASUS KULLANIMI ÜZERİNE
Beş çeşit casus vardır : yerli casus, dahili casus, karşı casus, ölü casus ve diri casus. Bu beş çeşit casusun tümü de görevde olduğunda hiç kimse onların yolunu yordamını bilmez. Buna örgütlenme dehası denir ve önderler için çok değerlidir.
Yerli casusular bir yörenin insanları arasıdan devşirilir. Dahili casuslar düşman görevlileri arasından, karşı casuslar ise düşman casusları arasından seçilir. Anlayışsız ve bilgisiz olanlar insancıl ve adil olmayanlar casus kullanmazlar. Kurnazlık yapmadan onlardan gerçeği öğrenemezler.
1. SAVAŞ SANATI YAPISI VE İÇERİĞİ
Savaş Sanatı’nın ilk bölümü stratejinin önemine ayrılmıştır. Klasik I Ching’ de söylendiği gibi,“Önderler sorunları düşünüp onların önüne geçerler.” Askeri harekatlar bakımından Savaş Sanatı her türlü eğilime girişmeden önce değerlendirilmesi gereken beş noktaya dikkat çeker: Yol, hava koşulları, arazi, askeri önderlik ve disiplin.
Savaş Sanatı’nın ikinci bölümü, savaşın, hatta başka ülkelerde girişilen savaşın içerideki sonuçlarını tartışmaktadır. Harekatları, hele anayurttan uzak girişilenleri uzatmama konusunda şiddetli uyarılarla sürat ve etkinlik vurgulanmaktadır. Enerji ve maddi kaynakların idareli kullanılmasına büyük önem verilir.', 'Kuşatmanın planlanması üzerine olan üçüncü bölüm de tasarrufun önemine değinmektedir; genel hedef, gerek toplumsal, gerekse maddi kaynakları olabildiğince az tüketerek, yoluna çıkan herkesi ve her şeyi yok etmeksizin zafere ulaşmaktır.
Savaş Sanatı’nın dördüncü bölümü strateji ve savaşın en önemli konularından biri olan saflaşma üzerindedir. Karekteristik bir Taocu tutumla Sun Tzu zaferin anahtarının uyarlanabilirlik ve çözülmezlik olduğunu vurgular.
Savaş sanatının beşinci bölümünün konusu kuvvet ya da momentum, eylem halindeki grubun dinamik yapısıdır. Sun Usta burada örgütsel becerileri, eşgüdümü savaşın konvansiyonel ve gerilla yöntemlerini vurgular. Sonsuz taktik çeşitlemelerine baş vurarak değişim ve şaşırtmacaların altını çizer, çıkmazlara sürüklenmek üzere düşmanların psikolojik koşullarından yararlanır.
Altıncı bölüm, savaş sanatlarına yaygınca uyarlanan temel Tao’cu kavramlardan olduğu daha öncede belirtilen “boşluk ve doluluk” konusunu ele alır. Burada esas fikir, bir yandan enerji ile dolu olup öte yandan da, Sun Usta’nın dediği gibi kendini yenilmez kılarak ancak yenilgiye açık olduklarında düşmanları alt etmek amacıyla düşmanları boşaltmaktır.
Savaş Sanatı’ nın silahlı mücadele üzerine olan yedinci bölümü somut savaş alanı düzenlemeleri ve muharebe manevraları üzerindedir ve Sun Tzu’ nun ana temalarından bir kaçını yeniden getirir gündeme.
Savaş Sanatı’nın sekizinci bölümü sanatçının sanatının köşe taşlarından biri olarak değerlendirilen uyarlanmaya ayrılmıştır. Sun Usta, ”bu nedenle arazide üstünlük sağlayabilecek mevcut uyarlamaları bilen generaller, askeri gücü nasıl kullanacaklarını da bilirler. Arazinin yapısını bildikleri halde nasıl üstünlük sağlayacaklarını bilemezlerse, bundan bir yarar elde edemezler” diyor.
Dokuzuncu bölüm orduların sevkine ilişkindir. Sun Usta burada da savaşçı sanatının fiziksel, toplumsal, psikolojik yönünü irdeler.
Arazi üzerine olan onuncu bölüm taktik manevralar ve uyarlanabilirlik üzerine düşünceyi sürdürür, arazi tiplerini sayarken bunlara kendini uydurma yollarını da sıralar.
“Dokuz Zemin” başlığını taşıyan onbirinci bölüm, özellikle grubun araziye olan zaafı bakımından, arazinin daha ayrıntılı bir irdelenmesini oluşturmaktadır. Burada da “Dokuz Zemin”in salt fiziksel araziye değil, onun toplumsal ve daha soyut anlamlarına uygulandığı anlaşılmalıdır.
Sun Ustanın bu bölümde saydığı dokuz zemin şunlardır : “Uyuşmazlık zemini, hafif zemin, tartışma zemini, seferli yol, kesişme zemini, ağır zemin, kötü zemin, kuşatmalı zemin, ölüm zemini.
Savaş sanatının onikinci bölümü, yangın çıkarmaya yönelik saldırıların çeşitli biçimlerinin yanısıra takibin teknik yönlerinin ve stratejilerinin kısa bir betimlemesi ile başlar.
Savaş Sanatı’nın onuçüncü ve son bölümü casusluk üzerinedir ve istihbaratın asli bir önem taşıdığı strateji üzerine bir bölüme bağlanarak çemberi tamamlar.
2. STRATEJİK DEĞERLER
Askeri eylem ulus için önem taşır – çünkü bu var olma ya da yok olma yolu, ölümle
kalım meydanıdır. O nedenle iyi incelemek gerekir.
İşte bu yüzden, ölçü şu beş şey olsun, kıyaslarken bu değerleri kullanın, böylece koşulları kavrayasın. Bunlar Yol, Hava, Arazi, Önderlik ve Disiplin dir.
Önderlik: Zeka, güvenilirlik, insancılık, cesaret ve kararlılık işidir.
Şu halde koşulları anlayabilmek için şu değerleri kıyasla; hangi siyasi önderliğin yolu var? Hangi komutan yetenekli? Kim daha elverişli iklim ve araziye sahip? Kimin disiplini etkili? Kimin birlikleri daha güçlü? Kimin askerleri ve subayları daha iyi eğitimli? Kimin ödül-ceza sistemi daha açık? İşte bu yolla, kimin galip geleceğini anlardın.
Onları kuvvetli göstermek için aciz davran.
Kaçarak onları yor.
Aralarına bölücülük sok.
Onlara hazırlıksızken saldır-beklemedikleri anda davran.
Askerin kullanacağı düzen ve yol önceden açığa vurulmamalıdır.
3. SAVAŞMAK
Kazanır halde olsan bile savaşırken işi uzatırsan gücün körelir, keskinliğin aşınır; bir kaleyi kuşatırsan kuvvetin azalır. Ordunu uzun süre sahrada tutarsan araç gerecin yetmez olur.
Donanımını yurdundan erzakını düşmandan al ki hem silahın hem de tayın yeterli olsun.
Kaynaklar tükenince vergiler artar. Güç ve kaynaklar tükenince memleket kurur – insanlar paralarının yüzde yetmişini yitirirken, hükümet de parasının yüzde atmışını teçhizata yatırır.
Askeri harekatta önemli olan zaferdir, inat değil.
4. KUŞATMAYI PLANLARKEN
Ordudan yaralanmanın genel kuralı şudur: Bir ulusu harap etmektense ona zarar getirmemek yeğdir. Bir orduyu harap etmektense ona zarar getirmemek yeğdir. Bir tümeni harap etmektense ona zarar getirmemek yeğdir. Bir alayı harap etmektense ona zarar getirmemek yeğdir. Bir birliği harap etmektense ona zarar getirmemek yeğdir.
Girdiği her savaşı kazananlar aslında usta değildirler – başka orduları savaşmadan çaresiz bırakanlar, işte onlar en iyisidir.
Bu nedenle usta asker planlar yapılırken saldırıya geçer.
Araçlarını hazırlamak için üç ay, kuşatma planları içinde bir üç ay daha ayır.
Bu yüzden savaş sanatından anlayan kişi başkalarının gücünü savaşmadan alt eder, kentleri kuşatmadan alır başka ulusları az zamanda ele geçirir.
Gelelim savaşma kurallarına : Senle düşmanın gücü ona birse onu kuşat; beşe birse saldır; ikiye birse böl.
Eşitsen gücün varsa savaş. Sayıca az isen mümkünse uzak dur. Durumun parlak değilse mümkünse hemen kaç.
Galibi bulmanın beş yolu vardır : Ne zaman savaşıp savaşmamasını gerektiğini bilenler kazanır. Ne zaman az ya da çok asker kullanmaları gerektiğini bilenler kazanır. Askeriyle komutanı aynı şevkle hareket eden ordu kazanır. Hazırlıksıza hazırlıkla karşılık verenler kazanır. Komutanları becerikli ve sivil yöneticilere bağlı olmayan ülkeler kazanır. Galibi bulmak istiyorsan bu beşini hesap et.
Denilir ki “başkasını ve kendini bilirsen sen yüz kere savaşsan da tehlikeye düşmezsin başkasını bilmeyip kendini bilirsen bir kazanır, bir kaybedersin. Ne kendini nede başkasını bilmezsen girdiğin her savaşta tehlikedesin demektir.
5. SAFLAŞMA
Yenilmezlik savunmada, zayıflık saldırmadadır.
Savunmadan anlayanlar yerin derinliklerinde gizlenir. Hücumdan anlayanlar göğün tepesinde seyreder. Böylece ordularına bir zarar gelmeden tam zafere varırlar.
Bu yüzden iyi savaşçılar, zaferi cesaret edip kurnazlıkla kazanamazlar. Onların zaferleri şans eseri değildir. Zira kazanacaklarından emin oldukları yere geçerler ve çoktan yitirmiş kimseleri yenerler.
İyi savaşçılar yitirmeyecekleri mevkilerde mevzilenirler ve düşmanı yenilgiye uğratacak koşulları göz ardı etmezler.
Bu yüzden galip bir ordu önce kazanır sonra savaşır, mağluplar ise önce savaşır sonra kazanmaya gayret eder.
Savaşın beş kuralı vardır : Ölçme, değerlendirme, hesaplama, kıyaslama ve zafer. Mevzii ölçmeyi, ölçme değerlendirmeyi, değerlendirme hesaplamayı, hesaplama kıyaslamayı, kıyaslama ise zaferi doğurur.
6. KUVVET
Savaşta doğrudan karşı konulur ama zafer sürprizle kazanılır.
Bu yüzden uygunsuz yöntemlerde ustalaşanlar yer ile gök kadar büyük nehirler kadar dinçtir. Sonra tekrar başlarlar, günler ve aylar gibi ölüp tekrar doğarlar dört mevsim gibi
Akan suyun hızı kayaları yerinden oynatacak denli artmışsa bu momentum gücüdür. Şahinin hızı vurup öldürecek derecede artmışsa bu dakikliktir. Usta savaşçılarda böyledir. Güçleri hızlı, dakikleri kesindir, güçleri bir mancınığı germeye dakiklikleri ise tetiği çekmeye benzer.
İnsanları momentum gücü ile savaşa sevk etmek kütük ve kayaları yuvarlamaya benzer. Kütük ve kayalar oldukları yerde hareketsizdir. Ama eğimli bir ortamda yuvarlanıp giderler. Köşeli iseler oldukları yerde dururlar. Yuvarlak iseler yuvarlanır. Bu yüzden insanları savaşa sevk ederken momentum yuvarlak kayaları yüksek bir dağın tepesinden yuvarlamaya benzer – işte bu güçtür.
7. BOŞLUK VE DOLULUK
Savaş alanına en önce gelip rakiplerini bekleyenler rahattırlar savaş alanına son gelenler ve savaşa hazırlıksız girenler çökerler.
Bu yüzden iyi savaşçılar düşmanı ayağına getirir, kendisi gitmez.
Düşman kazanma olasılığına gelir, kaybetme olasılığı ile vazgeçer.
Demek ki düşmanlar rahat oldukları zaman onları yormak iyi beslendikleri zaman aç bırakmak ve dinlendikleri zaman harekete geçirmek mümkündür.
Gidemeyecekleri yere çık, hiç ummadıkları tarafa yönel. Yüzlerce fersah yorulmadan gidebilmek için tenha bölgelerden geç.
Tamamıyla ele geçirmek istiyorsan savunmasız bir yere saldır. Tamamıyla savunmak istiyorsan saldırı olmayan yeri tut.
Bu nedenle savaş yapmak istediğinde düşmanın derin siperlerle kuşatılmış savunma durumunda olsa bile mutlaka kurtarmaya yelteneceği yerden saldır.
Savaş alanın bilinmelidir. Çünkü bilinmediği zaman düşman gözcü sayısını arttırır. Gözcü sayısı arttıkça esas düşman sayısı azalır.
Eğer savaşın yerini ve zamanını bilirsen savaşa bin fersah uzaktan katılabilirsin. Eğer yer ve zamanı bilmezsen sol kanadın sağı sağ kanadın solu ön cephen arkayı ya da arka cephen önü koruyamaz. İsterse birkaç fersahlık kısa mesafeli bir savaş olsun.
8. SİLAHLI MÜCADELE
Askeri kuvvetleri kullanırken genel kural emirleri sivil yönetimden alıp bölüklerini bir araya getirmek ve onları yan yana yerleştirmektir. Silahlı mücadele kadar zor bir şey yoktur.
Üstünlük sağlamak için tüm bir orduyu seferber etmek yorucu fakat az mühimmatla yola çıkmak da noksan bir harekettir. Gece gündüz demeden durmaksızın üstünlük sağlamak için yüzlerce fersahlık yolu kat edersen komutanların elbette esir düşer. Güçlü askerler önce varır yorulanlar sonra genelde onda bir ancak varır.
Bir yöreyi yağmalayacağın vakit askerlerini böl. Bölgeni genişletmek içinse ganimetini böl.
Sabah vakti enerji yoğundur, öğle enerjisi tekler, akşam enerjisi geriler, iyi savaşçı olanlar yoğun enerjiden sıkılır. Tekliyenle gerileyene saldırı. İşte bunlar enerjiye hükmedenlerdir.
Sahte bir geri çekilmenin peşinden gitme, başı boş birliklere saldırma
Kuşatılmış bir orduya dışarıya açılan bir yol verilmeli.
9. UYARLAMALAR
Askeri harekatların genel kuralı askeri önderin orduları bir araya getirmek için sivil önderden emir almasıdır.
Kuşatılmış bölgelerde planlarını hazırla, ölümcül bölgelerde savaş.
10. ORDULARI YÖNETMEK
Ne zaman düşmanlarını gözlemek için ordunu bir yerde konaklatsan dağları arkana al ve vadi kenarlarında ol.
Genellikle ordular yüksek yerleri sever alçak yerleri sevmezler, ışığa değer verir, karanlıktan hoşlanmazlar.
Ağaçlar hareketlendiğinde düşman geliyor demektir, çalıların içinde çok oyuk varsa bu seni yanlış yönlerdirmek içindir.
Eğer geceleyin yoklama yapılıyorsa korkmuşlardır demektir.
Düşmanlarını hafife alan ve tek başına bildiğini okuyan birisi kaçınılmaz olarak diğerlerine esir düşer
11. ARAZİ
İki taraf içinde ilerlemek zararına ise buna geçit vermez arazi denir. Böyle bir arazide rakibin sana avantaj verse bile ona kapılmaz geri çekilirsin. Düşmanın yarısını beri çeker daha sonra saldırırsın. Bu senin için avantajlıdır.
Dar arazide önce oraya sen varırsan düşmanını beklemek için araziyi doldurmalısın. Önce düşman gelirse ve dar yerleri doldurursa onu izleme, eğer doldurmazsa izle.
Geniş arazide iki tarafın hareket gücü eşitlenir, meydan okuma güçleşir. Bu durum savaşmak için zararlıdır.
Bebeklere baktığın gibi askerlerine de bak. Seninle en derin vadilere bile istekle gideceklerdir. Onlara çocukların gibi bak, senin için seve seve öleceklerdir.
12. DOKUZ ZEMİN
Askeri harekatlar kuralına göre dokuz çeşit zemin vardır, Yöresel çıkarların kendi içlerinde ve kendi bölgelerinde çatıştığı yerlere “uyuşmazlık zemini” denir.
Karşındakinin arazisine girip fazla ilerlemezsen buna “hafif zemin” denir.
Sahip olursan sana, rakiplerin sahip olursa onlara , üstünlük sağlayacak araziye “paylaşmazlık zemini” denir.
Senin ve karşındakilerinin gidip gelebildikleri araziye “seferli zemin” denir.
Düşman tarafından üç yandan çevrili olan ve ilk sahip olana orada yaşayan insanlara ulaşma imkanı tanıyan araziye “kesişen zemin” denir.
Düşman topraklarının içlerine kadar girdiğinde bir çok kasaba ve şehirden geçtiğinde buna “ağır zaman” denir
Dağ ormanlarının, dik geçitlerin bataklıkların yada yolculuk etmesi güç yolların içinden geçtiğinde buna “kötü zemin” denir.
Giriş yolu dar çıkış yolu dolambaçlı olduğunda ordun kalabalık olsa bile az sayıdaki düşman seni vurabilir. Buna “kuşatılmış zemin” denir.
Hızlı savaşırsan kurtulur savaşmazsan yok olur, buna “ölüm zemini” denir.
13. YANGIN ÇIKARTMA
Beş çeşit yangın vardır: İnsanları yakmak, erzakları yakmak, araç gereçler yakmak, ambarları yakmak ve silahları yakmak.
Yani hücumu kolaylaştırmak için yangın çıkartmak bir açıklık işi suyu kullanmak ise bir güç işidir. Su bağlandığı koparabilir ama ateş gibi yalayıp yutmaz.
14. CASUS KULLANIMI ÜZERİNE
Beş çeşit casus vardır : yerli casus, dahili casus, karşı casus, ölü casus ve diri casus. Bu beş çeşit casusun tümü de görevde olduğunda hiç kimse onların yolunu yordamını bilmez. Buna örgütlenme dehası denir ve önderler için çok değerlidir.
Yerli casusular bir yörenin insanları arasıdan devşirilir. Dahili casuslar düşman görevlileri arasından, karşı casuslar ise düşman casusları arasından seçilir. Anlayışsız ve bilgisiz olanlar insancıl ve adil olmayanlar casus kullanmazlar. Kurnazlık yapmadan onlardan gerçeği öğrenemezler.
Gülümseyebilmek
Karamsar olmak zor degil, zor olan cilgin bir firtinadan sonra gökkusagi gibi gülümseyebilmektir...
Kucaklamaya kollarinin yetmeyecegi bir agaç, bir tohumla baslar; En uzun yolculuklar, bir adimla baslar; Gerçek sevgiler ise bir tebessümle baslar...', 'Annem her firsatta çocuklarina günese dogru ziplamalarini ögütlerdi.
Günese ulasamazdik ama hiç olmazsa ayaklarimiz yerden kesilirdi.
Z.N. Hurston
Kucaklamaya kollarinin yetmeyecegi bir agaç, bir tohumla baslar; En uzun yolculuklar, bir adimla baslar; Gerçek sevgiler ise bir tebessümle baslar...', 'Annem her firsatta çocuklarina günese dogru ziplamalarini ögütlerdi.
Günese ulasamazdik ama hiç olmazsa ayaklarimiz yerden kesilirdi.
Z.N. Hurston
Monday, July 31, 2006
Nazım Hikmet'ten Seçmeler
AnlayamadılarBiz ince bel, ela göz, sütun bacak için sevmedik güzelim Gümbür gümbür bir yürek diledik kavgamızda... Ateşin yanında barut, barutun yanında ateş olasın diye!.. Rakı sofralarında söylenip, acı tütün çiğnercesine sevdik ANLAYAMADILAR...İyimserlikŞiirler yazarım basılmaz basılacaklar ama Bir mektup beklerim müjdeli belki de öldüğüm gün gelir mutlaka gelir ama Ne devlet ne para insanın emrinde dünya belki yüz yıl sonra olsun mutlaka bu böyle olacak ama Karıma MektupBir tanem!Son mektubunda:“Başım sızlıyoryüreğim sersem!”diyorsun.“Seni asarlarsaseni kaybedersem;”diyorsun; “yaşayamam!”Yaşarsın karıcığım,kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgârda;yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısıen fazla bir yıl süreryirminci asırlılarda ölüm acısı.Ölümbir ipte sallanan bir ölü.Bu ölüme bir türlürazı olmuyor gönlüm.Fakat emin ol ki sevgili;zavallı bir çingeneninkıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eligeçirecekse eğer ipi boğazıma,mavi gözlerimde korkuyu görmek için boşuna bakacaklar Nâzım'a!Ben, alaca karanlığında son sabahımındostlarımı ve seni göreceğim,ve yalnızyarı kalmış bir şarkının acısınıtoprağa götüreceğim...Karım benim!İyi yürekli,altın renkli,gözleri baldan tatlı arım benim;ne diye yazdım sanaistendiğini idamımın,daha dava ilk adımındave bir şalgam gibi koparmıyorlar kellesini adamın.Haydi bunlara boş ver.Bunlar uzak bir ihtimal.Paran varsa eğerbana fanila bir don al,tuttu bacağımın siyatik ağrısı,Ve unutma kidaima iyi şeyler düşünmelibir mahpusun karısı.
Thursday, July 27, 2006
Nefreti aşmanın tek yolu var: Affetmek...
Başkalarını affettiğimizde biz özgürleşiriz.
Nefret yaşamdan zevk almamızı, insanların güzel yanlarını görmemizi engeller. Hiç kimse saf iyi ya da saf kötü değildir. Salt kötülükleri görmek bir süre sonra şüphe, depresyon ve umutsuzluk denizinde boğar insanı.
Nefret dolu bir yaşam, mutsuz bir yaşamdır. Affetmek insanı derinleştirir.', 'Affetmek için, insanın ruhsal ve zihinsel olarak kendisini hazır hissetmesi gerekir. Çünkü affetmek bir seçimdir.
Kimsenin zorlamasıyla affetmek mümkün değildir. Affetmek bir süreçtir.
Birdenbire affedişler bile bir sürecin ürünüdür.
Affetmeyi seçtiğinizde kimse size borçlanmayacaktır. Yani koşullu affetme yoktur. Diğer insanın da sizi affetmesini, değişmesini veya sizin istediğiniz gibi olmasını beklemeyin.
Affetmek bir seçimdir. Amacı sizin rahatlamanızdır, sizin özgürleşmenizdir. Nefret duyduğunuz kişinin yaşıyor ya da ölmüş olması sizin affetme sürecinde duyduğunuz acıların yoğunluğunda bir farklılık yaratmayacaktır. O acılar sizin acılarınız.
Affetmek kolay değildir. Fakat özgürleşmek için gereklidir. Çoğu insan affetmenin nefret ettiği kişiyi suçsuz ya da haklı bulduğu anlamına geleceğini sanır.
Oysa affetmek, geçmişteki anıların boyunduruğundan kurtulmak, yaşamımızı kontrol altında tutmasına son vermek demektir.
Affetmek, o kişiyi sevmek değil.
Affetmek, o kişiyle konuşmak zorunda olmak değil.
Affetmek, o kişiyle ilişkiyi sürdürmek değil.
Affetmek, o kişinin beklentileri doğrultusunda davranmak değil.
Affetmek, o kişiyi kucaklamak değil.
Affetmek, o kişiyi suçsuz bulmak değil.
Affetmek, o kişiyi haklı bulmak değil.
Affetmek, o kişinin verdiği zararları telafi etmek için çaba göstermemek değil.
Affetmek kırgınlığın, küskünlüğün, nefretin hapishanesinden özgürlüğe kavuşmaktır.
Affetmek artık acıyı hissetmemektir. Yapılanları zihinsel olarak unutmak zaten mümkün değildir.
"Duygusal unutma" affetmenin diğer adıdır.
Nefret yaşamdan zevk almamızı, insanların güzel yanlarını görmemizi engeller. Hiç kimse saf iyi ya da saf kötü değildir. Salt kötülükleri görmek bir süre sonra şüphe, depresyon ve umutsuzluk denizinde boğar insanı.
Nefret dolu bir yaşam, mutsuz bir yaşamdır. Affetmek insanı derinleştirir.', 'Affetmek için, insanın ruhsal ve zihinsel olarak kendisini hazır hissetmesi gerekir. Çünkü affetmek bir seçimdir.
Kimsenin zorlamasıyla affetmek mümkün değildir. Affetmek bir süreçtir.
Birdenbire affedişler bile bir sürecin ürünüdür.
Affetmeyi seçtiğinizde kimse size borçlanmayacaktır. Yani koşullu affetme yoktur. Diğer insanın da sizi affetmesini, değişmesini veya sizin istediğiniz gibi olmasını beklemeyin.
Affetmek bir seçimdir. Amacı sizin rahatlamanızdır, sizin özgürleşmenizdir. Nefret duyduğunuz kişinin yaşıyor ya da ölmüş olması sizin affetme sürecinde duyduğunuz acıların yoğunluğunda bir farklılık yaratmayacaktır. O acılar sizin acılarınız.
Affetmek kolay değildir. Fakat özgürleşmek için gereklidir. Çoğu insan affetmenin nefret ettiği kişiyi suçsuz ya da haklı bulduğu anlamına geleceğini sanır.
Oysa affetmek, geçmişteki anıların boyunduruğundan kurtulmak, yaşamımızı kontrol altında tutmasına son vermek demektir.
Affetmek, o kişiyi sevmek değil.
Affetmek, o kişiyle konuşmak zorunda olmak değil.
Affetmek, o kişiyle ilişkiyi sürdürmek değil.
Affetmek, o kişinin beklentileri doğrultusunda davranmak değil.
Affetmek, o kişiyi kucaklamak değil.
Affetmek, o kişiyi suçsuz bulmak değil.
Affetmek, o kişiyi haklı bulmak değil.
Affetmek, o kişinin verdiği zararları telafi etmek için çaba göstermemek değil.
Affetmek kırgınlığın, küskünlüğün, nefretin hapishanesinden özgürlüğe kavuşmaktır.
Affetmek artık acıyı hissetmemektir. Yapılanları zihinsel olarak unutmak zaten mümkün değildir.
"Duygusal unutma" affetmenin diğer adıdır.
Kadın
zevkli bir kadina rastlarsaniz zevkiniz,
bilgili bir kadina rastlarsaniz bilginiz,
zeki bir kadina rastlarsaniz zekaniz gelisir.', 'hayat kat kattir; babil''in asma bahceleri gibi
teraslar halinde yukselir.
bir terastan bir terasa sizi kadinlar goturur.
ve, bugun durdugunuz teras, seyrettiginiz manzara,
gordugunuz hayat, yaninizdaki kadinin terasi,
manzarasi, hayatidir....
hayatiniz, sectiginiz kadindir...
yunan mitolojisinden
bilgili bir kadina rastlarsaniz bilginiz,
zeki bir kadina rastlarsaniz zekaniz gelisir.', 'hayat kat kattir; babil''in asma bahceleri gibi
teraslar halinde yukselir.
bir terastan bir terasa sizi kadinlar goturur.
ve, bugun durdugunuz teras, seyrettiginiz manzara,
gordugunuz hayat, yaninizdaki kadinin terasi,
manzarasi, hayatidir....
hayatiniz, sectiginiz kadindir...
yunan mitolojisinden
HİÇ BİR ŞEY BENİM DEĞİL
Benim olan bana ait gibi görünüyor. Halbuki ben daima benim olana aidim. Mülkiyeti tartışma götürmez biricik Şey `Benlik'' olması gerekir. Fakat işin derinliklerine inecek olursak, kimseye tabi olmayan, başlı başına, ayrı ve mutlak bir unsur nerede?. Görünsün ya da görünmesin,başkaları, iç ve dış alemimizi paylaşırlar. Kurtulmanın çaresi yoktur. Tam bir inzivada bile, dağın ancak bir zerresi, denizin bir damlası olduğumu dehşetle hissediyorum. Kafama ve etime ölülerin mirası hakim, düşüncem ölülere ve dirilere borçlu, hareket tarzım, irademe rağmen, tanımadığım ve aşağıladığım varlıkların etkisi altında.', 'Ne ki biliyorsam, başkalarından öğrendim. Her kullandığım Şey başkalarının eseridir. Satın mı aldım? Ne çıkar? İşçi, esnaf, sanatkar olmasa, `Robinson''dan daha çıplak kalırdım. Bir yere gitmek istesem, başkalarının yaptığı, ürettiği makinelere ihtiyacım var.
Benim meydana getiremediğim bir dille konuşmaya mecburum ve benden evvel gelmiş olanlar, haberim olmadan bana zevklerini, duygularını ve peşin hükümlerini kabul ettirmişler.
Benliğimi parça parça sökecek olsam, onda hep dışarıdan gelmiş parçalar ve kırıntılar buluyorum. Her birinin üzerine kaynak etiketi koyabilirim. Şu, annemden, bu ilk dostumdan, ötekisi şundan bundan bana geçmişti. Bütün bu aldıklarımın bir bilançosunu yapacak olsam, benliğim boş bir şekil, içinde tek gerçek şey bulunmayan bir kelimeden ibaret kalıyor.
Bir sınıfa, bir ırka, bir millete aidim ve ne yaparsam yapayım, kendi çizmediğim bu sınıflardan kurtulmayı başaramayacağım. Her fikir bir akisten, her hareket bir yinelemeden başka bir şey değil. İnsanlarıyanımdan kovabilirim, fakat çoğu tek başıma kaldığım halde, görünmeden, bende yaşamakta devam ediyor.
Uşaklarım varsa,onlara tahammül etmek, itaat etmek zorundayım; dostlarım varsa hoş görmeye, hizmet etmeye mecburum; paraya gelince, bakmak, çoğaltmak, korumak lazım.iktidar, kölelikle eşittir. Gerçekte hiçbir şey benim değil. Bir parça duyduğum zevki, artık mevcut olmayan veya ömrümde görmediğim insanların esinine borçluyum. Hal şu ki; ne aldığımı biliyorum, ne de verdiğimden haberim var.
Kimsenin doğurmadığı, benden başkasının katılmadığı, mutlak surette benim diyebileceğimi bağımsız ve gizli çekirdek nerede? Sahiden bir borç yığını, dev bir cüssenin esiri, bir zerreden gayrı bir şey değil miyim? Ve sahiden kendimizin zannettiğimiz biricik şey `benlik'' bütün öteki şeyler gibi, gururumuzun basit bir yansıması, bir kuruntusu değil midir?
Benim meydana getiremediğim bir dille konuşmaya mecburum ve benden evvel gelmiş olanlar, haberim olmadan bana zevklerini, duygularını ve peşin hükümlerini kabul ettirmişler.
Benliğimi parça parça sökecek olsam, onda hep dışarıdan gelmiş parçalar ve kırıntılar buluyorum. Her birinin üzerine kaynak etiketi koyabilirim. Şu, annemden, bu ilk dostumdan, ötekisi şundan bundan bana geçmişti. Bütün bu aldıklarımın bir bilançosunu yapacak olsam, benliğim boş bir şekil, içinde tek gerçek şey bulunmayan bir kelimeden ibaret kalıyor.
Bir sınıfa, bir ırka, bir millete aidim ve ne yaparsam yapayım, kendi çizmediğim bu sınıflardan kurtulmayı başaramayacağım. Her fikir bir akisten, her hareket bir yinelemeden başka bir şey değil. İnsanlarıyanımdan kovabilirim, fakat çoğu tek başıma kaldığım halde, görünmeden, bende yaşamakta devam ediyor.
Uşaklarım varsa,onlara tahammül etmek, itaat etmek zorundayım; dostlarım varsa hoş görmeye, hizmet etmeye mecburum; paraya gelince, bakmak, çoğaltmak, korumak lazım.iktidar, kölelikle eşittir. Gerçekte hiçbir şey benim değil. Bir parça duyduğum zevki, artık mevcut olmayan veya ömrümde görmediğim insanların esinine borçluyum. Hal şu ki; ne aldığımı biliyorum, ne de verdiğimden haberim var.
Kimsenin doğurmadığı, benden başkasının katılmadığı, mutlak surette benim diyebileceğimi bağımsız ve gizli çekirdek nerede? Sahiden bir borç yığını, dev bir cüssenin esiri, bir zerreden gayrı bir şey değil miyim? Ve sahiden kendimizin zannettiğimiz biricik şey `benlik'' bütün öteki şeyler gibi, gururumuzun basit bir yansıması, bir kuruntusu değil midir?
keşkeler_iyiki’ler
teypte eski bir cohen sarkisi :
"yolumu gözleyen bir kadini terk ettim karsilastik bir süre sonra ''gözlerinin feri sönmüs '' dedi bana: ''askim, ne oldu sana?''böyle gerçegi söyleyince ben de dogru söylemeye çalistim ona ''senin güzelligine ne olduysa'' dedim, ''benim gözlerime de o oldu''.', '8 - 10 dizeye sikismis hazin bir ask hikayesi...
buruk; kirilmis oyuncaklar kadar...
ve yenik; "keske"li cümleler gibi...
bu sözcügü kaç konusmanizin basina eklemisseniz onca iskalamissinizdir hayati ..
dört mevsimlik bir sene olsa ömür, "keske", onun güzüne denk gelir. hepten vazgeçmek için erkendir, telafi etmek için geç...
maglubiyetin takisidir "keske"...
kaçirilmis firsatlarin, bastirilmis duygularin, harcanmis hayatlarin, bosa yasanmis ya da hakkiyla yasanamamis yillarin, gecikmis itiraflarin agitidir.
çarpilip çikilmis bir kapida, yazilip yollanmamis bir mektupta, göz yumulmus bir haksizlikta, vakit varken öpülmemis bir elde, dilin ucuna gelip ertelenmis bir sözdedir.
feri sönmüs bir çift gözde ya da yitip gitmis bir güzelligin ardindan iç çekiste...
"yolunu gözlemeseydim", "öyle demeseydim", "terk edip gitmeseydim", "en güzel yillarimi vermeseydim" diye diye sizlanir gider.
"keske"nin panzehiri "iyi ki"dir. ilki ne kadar pisiriksa, ikinci o denli yigittir.
"keske", çogunlukla bir "ahhla kopup gelir cigerden... esefler, hayiflanmalar, yerinmeler sürükler pesinden..." iyi ki" ise, muzaffer bir "ohhla buyur; cüretiyle övünür.
"keske"li cümlelerde nasil yasanmamisligin, yarim kalmisligin o ezik tuzu kurulugu varsa, "iyi ki"lilerde de göze alabilmisligin, riske girebilmisligin, tadina varabilmisligin magrur yaralari kanar.Okulu hiç kirmamissinizdir, sinemada öpüsmemissinizdir; dokundurtmamissinizdir kendinize, bir kez olsun gemileri yakmamissinizdir.
konusmaniz gerektiginde susmus , kosacaginiz zaman durmus ,sarilacaginiz yerde kopmussunuzdur.Bir insana, bir ise, bir davaya ömrünüzü adamissinizdir.
o insanin, o isin, o davanin, bunu hak etmedigini sezmenin hayal kirikligindadir "keske"... " simdiki aklim olsaydi " dövünmesindedir.Geriye dönüp baktiginizda, ayiplara, yasaklara, korkulara, tabulara feda edilmis , "ne derler"e kurban verilmis , son kullanma tarihi geçmis bir yigin haz, bilinçaltindan el sallar. "keske"cilerin hayati , kasvetli bir pismanliklar mezarligidir. " iyi ki" öyle mi ya!...onda, yara bere içinde de olsa, yana yana, ama doyasiya yasamis olmanin iç huzuru ve hakli gururu haykirir.
" iyi ki"lerinizi toplayin bugün ve "keske"lerinizden çikartin. fazlaysa kardasiniz demektir. Aldirmayin yüreginizdeki kramplara, mahzun hatiralara... Rüzgarlarla kostunuz ya..."keske"leriniz, "iyi ki"lerden çoksa...
telafi için elinizi çabuk tutun. tutun ki, yolunuzu gözlerken terk ettiginizle bir gün yeniden karsilastiginizda siz susarken, feri sönen gözleriniz "keske" diye nemlenmesin...
can dündar
"yolumu gözleyen bir kadini terk ettim karsilastik bir süre sonra ''gözlerinin feri sönmüs '' dedi bana: ''askim, ne oldu sana?''böyle gerçegi söyleyince ben de dogru söylemeye çalistim ona ''senin güzelligine ne olduysa'' dedim, ''benim gözlerime de o oldu''.', '8 - 10 dizeye sikismis hazin bir ask hikayesi...
buruk; kirilmis oyuncaklar kadar...
ve yenik; "keske"li cümleler gibi...
bu sözcügü kaç konusmanizin basina eklemisseniz onca iskalamissinizdir hayati ..
dört mevsimlik bir sene olsa ömür, "keske", onun güzüne denk gelir. hepten vazgeçmek için erkendir, telafi etmek için geç...
maglubiyetin takisidir "keske"...
kaçirilmis firsatlarin, bastirilmis duygularin, harcanmis hayatlarin, bosa yasanmis ya da hakkiyla yasanamamis yillarin, gecikmis itiraflarin agitidir.
çarpilip çikilmis bir kapida, yazilip yollanmamis bir mektupta, göz yumulmus bir haksizlikta, vakit varken öpülmemis bir elde, dilin ucuna gelip ertelenmis bir sözdedir.
feri sönmüs bir çift gözde ya da yitip gitmis bir güzelligin ardindan iç çekiste...
"yolunu gözlemeseydim", "öyle demeseydim", "terk edip gitmeseydim", "en güzel yillarimi vermeseydim" diye diye sizlanir gider.
"keske"nin panzehiri "iyi ki"dir. ilki ne kadar pisiriksa, ikinci o denli yigittir.
"keske", çogunlukla bir "ahhla kopup gelir cigerden... esefler, hayiflanmalar, yerinmeler sürükler pesinden..." iyi ki" ise, muzaffer bir "ohhla buyur; cüretiyle övünür.
"keske"li cümlelerde nasil yasanmamisligin, yarim kalmisligin o ezik tuzu kurulugu varsa, "iyi ki"lilerde de göze alabilmisligin, riske girebilmisligin, tadina varabilmisligin magrur yaralari kanar.Okulu hiç kirmamissinizdir, sinemada öpüsmemissinizdir; dokundurtmamissinizdir kendinize, bir kez olsun gemileri yakmamissinizdir.
konusmaniz gerektiginde susmus , kosacaginiz zaman durmus ,sarilacaginiz yerde kopmussunuzdur.Bir insana, bir ise, bir davaya ömrünüzü adamissinizdir.
o insanin, o isin, o davanin, bunu hak etmedigini sezmenin hayal kirikligindadir "keske"... " simdiki aklim olsaydi " dövünmesindedir.Geriye dönüp baktiginizda, ayiplara, yasaklara, korkulara, tabulara feda edilmis , "ne derler"e kurban verilmis , son kullanma tarihi geçmis bir yigin haz, bilinçaltindan el sallar. "keske"cilerin hayati , kasvetli bir pismanliklar mezarligidir. " iyi ki" öyle mi ya!...onda, yara bere içinde de olsa, yana yana, ama doyasiya yasamis olmanin iç huzuru ve hakli gururu haykirir.
" iyi ki"lerinizi toplayin bugün ve "keske"lerinizden çikartin. fazlaysa kardasiniz demektir. Aldirmayin yüreginizdeki kramplara, mahzun hatiralara... Rüzgarlarla kostunuz ya..."keske"leriniz, "iyi ki"lerden çoksa...
telafi için elinizi çabuk tutun. tutun ki, yolunuzu gözlerken terk ettiginizle bir gün yeniden karsilastiginizda siz susarken, feri sönen gözleriniz "keske" diye nemlenmesin...
can dündar
ÖĞRETİ
Bir gün Buda ve bir grup keşiş birlikte dikkatle yemek yemeyi bitirdikten sonra çok heyecanlı bir çiftçi yanlarına gelip sordu:
“Keşişler, ineklerimi gördünüz mü? Böyle bir talihsizlikle nasıl baş edebileceğimi bilmiyorum.”
Buda ona,
“Ne oldu?” diye sordu.', 'Adam “Keşişler, bu sabah oniki ineğimin hepsi de kaçtı. Ve bu yıl bütün susamlarımı böcekler yedi!” dedi.
“Efendi, biz senin ineklerini görmedik. Belki öteki tarafa gittiler.” dedi Buda.
Çiftçi o tarafa doğru gittikten sonra Buda Sangha’sına dönüp dedi ki,
“Arkadaşlarım, yeryüzündeki en mutlu insanlar olduğunuzu biliyor musunuz?
Kaybedecek ineğiniz veya susamınız yok.”
Her zaman daha çok biriktirmeye çalışırız ve bu “ineklerin” varoluşumuz için elzem olduğunu düşünürüz.
Aslında bunlar bizi mutlu olmaktan alıkoyan engeller olabilir.
İneklerinizi bırakin ve özgür olun. İneklerinizi bırakın ki gerçekten mutlu olabilesiniz.
“Keşişler, ineklerimi gördünüz mü? Böyle bir talihsizlikle nasıl baş edebileceğimi bilmiyorum.”
Buda ona,
“Ne oldu?” diye sordu.', 'Adam “Keşişler, bu sabah oniki ineğimin hepsi de kaçtı. Ve bu yıl bütün susamlarımı böcekler yedi!” dedi.
“Efendi, biz senin ineklerini görmedik. Belki öteki tarafa gittiler.” dedi Buda.
Çiftçi o tarafa doğru gittikten sonra Buda Sangha’sına dönüp dedi ki,
“Arkadaşlarım, yeryüzündeki en mutlu insanlar olduğunuzu biliyor musunuz?
Kaybedecek ineğiniz veya susamınız yok.”
Her zaman daha çok biriktirmeye çalışırız ve bu “ineklerin” varoluşumuz için elzem olduğunu düşünürüz.
Aslında bunlar bizi mutlu olmaktan alıkoyan engeller olabilir.
İneklerinizi bırakin ve özgür olun. İneklerinizi bırakın ki gerçekten mutlu olabilesiniz.
Tuesday, July 25, 2006
Arkadaşlar
Bir gün, bir bilge,
kendi türleriyle uçmayı reddeden iki ayri cins kuşa rastlar yol kenarında. Hayli merak eder bu iki farkli yaratığın nasıl olup da kendi aileleriyle,
ait olduklari yerlerde yasamak istemediklerini,
nasil olup da bir 'yabancı'yı kendi kardeşlerine yeğlediklerini. Biri karga, biri leylek...
O kadar farklıdır ki kuşlar
ihtimal veremez birbirlerini sevdiklerine,
Kardeşleriyle değil de birbirleriyle uçmayı yeğlediklerine.
Öyle ya, karga dedigin kargalarla uçmalıdır,
leylek dediğinse leyleklerle.
Yaklaşır ve merakla inceler kuşları.
Ta ki her ikisinin de topal olduğunu keşfedinceye kadar.
O zaman anlar ki,
birlikte kaçar, birlikte uçar, birlikte yaşarlarbeklenenlerin yanında tutunamayanlar.
O zaman anlar ki, sahip oldukları değil, sahip olmadıklarıdır kimilerini birbirlerine yakın kılan.
Topal kuşlar birbirlerinin 'arıza'larını bilir
ve sömürmek ya da örtmek yerine kabullenirler öylesine.
En sahici dostluklar ortak varlıklar üzerine değil,
ortak yoksunluklar üzerine kurulanlardır.
Aynı şekilde zengin, aynı şekilde mesut olanların
ortak paydaları sabun köpüğü gibidir uçar, söner.
Ortak acı, ortak hüzün, ortak pürüzdür esas yakınlaştıran,
yaklaştıran..
Mesnevi'den
kendi türleriyle uçmayı reddeden iki ayri cins kuşa rastlar yol kenarında. Hayli merak eder bu iki farkli yaratığın nasıl olup da kendi aileleriyle,
ait olduklari yerlerde yasamak istemediklerini,
nasil olup da bir 'yabancı'yı kendi kardeşlerine yeğlediklerini. Biri karga, biri leylek...
O kadar farklıdır ki kuşlar
ihtimal veremez birbirlerini sevdiklerine,
Kardeşleriyle değil de birbirleriyle uçmayı yeğlediklerine.
Öyle ya, karga dedigin kargalarla uçmalıdır,
leylek dediğinse leyleklerle.
Yaklaşır ve merakla inceler kuşları.
Ta ki her ikisinin de topal olduğunu keşfedinceye kadar.
O zaman anlar ki,
birlikte kaçar, birlikte uçar, birlikte yaşarlarbeklenenlerin yanında tutunamayanlar.
O zaman anlar ki, sahip oldukları değil, sahip olmadıklarıdır kimilerini birbirlerine yakın kılan.
Topal kuşlar birbirlerinin 'arıza'larını bilir
ve sömürmek ya da örtmek yerine kabullenirler öylesine.
En sahici dostluklar ortak varlıklar üzerine değil,
ortak yoksunluklar üzerine kurulanlardır.
Aynı şekilde zengin, aynı şekilde mesut olanların
ortak paydaları sabun köpüğü gibidir uçar, söner.
Ortak acı, ortak hüzün, ortak pürüzdür esas yakınlaştıran,
yaklaştıran..
Mesnevi'den
Kimsenin Söylemediği Kurallar
Kural 1: Asla kendinden şüphe etme... Sen ne hissediyorsan o her zaman doğrudur. Dünyadaki bütün insanlar toplansa ve sana aksini söylese bile senin hissettiklerin senin için doğrudur. Onlar farklı hissedebilir, farklı düşünebilir ama bu senin hissettiklerinin yanlış olduğunu göstermez, sadece onlardan farklı olduğunu gösterir.
Kural 2: Asla farklı olduğun için utanma. Eğer çevrende senin gibi düşünen, seni anlayan insanlar yoksa, o zaman çirkin ördek yavrusu hikayesini hatırla... Muhtemelen sen yanlış yerde, yanlış insanlarla birlikte olduğun için seni anlamıyorlardır. O halde hedefin ait olduğun yeri bulmak olmalıdır. Asla muhteşem bir kuğu olduğun gerçeğini unutma ve ördek olmak için uğraşma.
Kural 3: Geçmişte yaptıkların için pişmanlık duyma ve özür dileme.... Yaşadıklarının senin için önemli bir ders olduğunu kendine hatırlat. Bu tecrübe ile aldığın bilgiyi özenle incele, olayda yaptığın hataları ve yeniden aynı durumda olsan nasıl davranacağını iyice düşün ve gelecek olaylar için kendini hazırla. Kırılan vazo tamir edilemez ama gelecekte başka vazoların kırılması önlenebilir
Kural 4: Mümkün olduğunca kimsenin senin adına karar vermesine izin verme ama başkalarının haklı olabileceğini de unutma. Bu hayat senin ve istediğin gibi yaşamaya hakkın var, fakat başkalarını dinle ve onların bakış açısını anlamaya çalış.
Kural 5: Ailen dışındaki insanlarla ilişkilerinde asla kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atma ve kendini hayallerle kandırma. Her zaman ama her zaman önce sen gelmelisin. Asla başka insanlar üzülmesin diye kendini üzmeyi tercih etme. Sen kaldırabiliyorsan, onlarda kaldırabilir. Karşındaki insan senin mutluluğunu düşünmüyorsa ve senin üzülmene yol açıyorsa, o zaman o insan sana değer vermiyor demektir. Bu kişileri değiştireceğini yada sana zamanla önem vereceğini düşünme. Sana karşılıksız sevgi veren ve senin için her şeyi göze alabilecek tek insanlar ailendir.
Kural 6: Asla kaybetmekten korkarak, sırf inanmak istediğin için karşındaki insanın sevgi sözcüklerine inanma. Sevgi insanın kalbindedir, gözlerindedir, davranışlarındadır, ses tonundadır, sana verdiği önemde ve değerdedir, senin için yaptığı fedakarlıklardadır. İnsanlar çok kısa zamanda sevgi sözcüklerini umarsızca dağıtmaya başlarlar. Bunları dinle ama gerçek sevgiyi karşındakinin davranışlarına bakarak bul. İnanmak istediğin için değil gerçek olduğu için karşındaki insanın sözlerine inan...
Kural 7: Her zaman ama her zaman, mutlaka kalbini dinle. Hayatta senin için neyin doğru olduğunu bir tek içindeki ses söyleyebilir. Dolayısıyla içindeki sesle konuşmayı öğren. Her gün kendinle kalmak için zaman ayır ve kalbini dinle. Başka şekilde hissetmek için ikna etmeye değil, gerçekten ne hissettiğini bulabilmek için dinlemeye çalış. Bazen içindeki ses sana çok zor geleni yapmanı söyleyebilir yada duymak istemediklerini söyleyebilir…Korkma... ve içindeki sesi dinlemeye devam et...
Kural 8: Her zaman ama her zaman, mutlaka kendine iyi davran. Kendini sev, şefkatle yaklaş. Yanlış yaptığında acımasızca kendini eleştirip üzme... Aksine başını okşa, kendini kucakla ve her şeyin geçeceğini söyle. Üzgün olduğunda, kırıldığında, acı çektiğinde, mutsuz hissettiğinde kendine özen göster, tıpkı hasta bakar gibi kendine bakım uygula. Yapmaktan hoşlandığın aktivitelerle meşgul ol ve bu durumdan çıkarak kimsenin seni incitmesine, üzmesine izin vermeyeceğini göster.
Kural 9: Hayatta her şeyin bir bedeli olduğunu asla unutma ve bedel ödemekten istemediğin için kendini boşlukta bırakma. Örneğin bir insanı incitmişsen, ödeyeceğin bedel o insanın güvenini yitirmektir. Eğer seni sevmeyen biriyle birlikteysen, yalnız kalmaktan korkup ilişkide kalma, çünkü kalmanın bedeli sevgisiz bir hapiste yaşamaktır. Eğer farklı olmaktan korkuyorsan ve başka insanları taklit edip onlar gibi olmaya çalışıyorsan, ödeyeceğin bedel kendine olan saygını yitirmek olacaktır. Diğer taraftan bazen kendin gibi olmanın bedelinin de yalnız kalmak olduğunu unutma. O halde yaşamda her zaman bir bedel ödeyeceğini hatırla. Bir adım atmadan önce mutlaka ödeyeceğin bedeli bil ve kazanacaklarına değip değmedine bakarak kararlarını ver.
Kural 10: İnsanlara karşı nazik ve sevecen ol, ne olursa olsun asla bir başka insanı kırmak için konuşma, bilinçli olarak üzmeye çalışma ve kendi acını hafifletmek için bir başkasını yaralama.
Kural 11: Hayatta en büyük dostun sen olabileceğin gibi hayattaki en büyük düşmanın gene sen olabilirsin. Seçimini yap ve kendin için dostu mu yoksa düşmanı mı olacağına karar ver. Yaşamdaki tüm acıları atlatabilirsin, her şeye rağmen mutlu olmayı başarabilirsin, istersen kötü alışkanlıklarını bırakabilir ve her zaman yeniden başlayabilirsin. İstersen kendine yeni bir hayat kurabilirsin. Eğer kendinin dostu olabilirsen….
Kural 12: Asla tecrübe kazanmaktan kaçma… Ne kadar zor olursa olsun, yeniden ayağa kalk ve yola devam et. Hayatı öğrenmek için o tecrübelere ihtiyacın var. Kalbin aşk acısı ile yaralanmış ise, sonsuza kadar kendini aşka kapatma. Ruhun insanların acımasızlığı ile incinmiş ise, hayata küsüp kendini karanlık bir dünyada yaşamaya zorlama. Bedenin çok büyük acılar çekmişse, kendini uyuşturup bırakma. Unutma bilge insan hayatı yaşayandır.
Cesur insan korkusuzca devam edebilendir.
Kahraman insan tüm acılarına rağmen yenilmeyendir.
Kural 2: Asla farklı olduğun için utanma. Eğer çevrende senin gibi düşünen, seni anlayan insanlar yoksa, o zaman çirkin ördek yavrusu hikayesini hatırla... Muhtemelen sen yanlış yerde, yanlış insanlarla birlikte olduğun için seni anlamıyorlardır. O halde hedefin ait olduğun yeri bulmak olmalıdır. Asla muhteşem bir kuğu olduğun gerçeğini unutma ve ördek olmak için uğraşma.
Kural 3: Geçmişte yaptıkların için pişmanlık duyma ve özür dileme.... Yaşadıklarının senin için önemli bir ders olduğunu kendine hatırlat. Bu tecrübe ile aldığın bilgiyi özenle incele, olayda yaptığın hataları ve yeniden aynı durumda olsan nasıl davranacağını iyice düşün ve gelecek olaylar için kendini hazırla. Kırılan vazo tamir edilemez ama gelecekte başka vazoların kırılması önlenebilir
Kural 4: Mümkün olduğunca kimsenin senin adına karar vermesine izin verme ama başkalarının haklı olabileceğini de unutma. Bu hayat senin ve istediğin gibi yaşamaya hakkın var, fakat başkalarını dinle ve onların bakış açısını anlamaya çalış.
Kural 5: Ailen dışındaki insanlarla ilişkilerinde asla kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atma ve kendini hayallerle kandırma. Her zaman ama her zaman önce sen gelmelisin. Asla başka insanlar üzülmesin diye kendini üzmeyi tercih etme. Sen kaldırabiliyorsan, onlarda kaldırabilir. Karşındaki insan senin mutluluğunu düşünmüyorsa ve senin üzülmene yol açıyorsa, o zaman o insan sana değer vermiyor demektir. Bu kişileri değiştireceğini yada sana zamanla önem vereceğini düşünme. Sana karşılıksız sevgi veren ve senin için her şeyi göze alabilecek tek insanlar ailendir.
Kural 6: Asla kaybetmekten korkarak, sırf inanmak istediğin için karşındaki insanın sevgi sözcüklerine inanma. Sevgi insanın kalbindedir, gözlerindedir, davranışlarındadır, ses tonundadır, sana verdiği önemde ve değerdedir, senin için yaptığı fedakarlıklardadır. İnsanlar çok kısa zamanda sevgi sözcüklerini umarsızca dağıtmaya başlarlar. Bunları dinle ama gerçek sevgiyi karşındakinin davranışlarına bakarak bul. İnanmak istediğin için değil gerçek olduğu için karşındaki insanın sözlerine inan...
Kural 7: Her zaman ama her zaman, mutlaka kalbini dinle. Hayatta senin için neyin doğru olduğunu bir tek içindeki ses söyleyebilir. Dolayısıyla içindeki sesle konuşmayı öğren. Her gün kendinle kalmak için zaman ayır ve kalbini dinle. Başka şekilde hissetmek için ikna etmeye değil, gerçekten ne hissettiğini bulabilmek için dinlemeye çalış. Bazen içindeki ses sana çok zor geleni yapmanı söyleyebilir yada duymak istemediklerini söyleyebilir…Korkma... ve içindeki sesi dinlemeye devam et...
Kural 8: Her zaman ama her zaman, mutlaka kendine iyi davran. Kendini sev, şefkatle yaklaş. Yanlış yaptığında acımasızca kendini eleştirip üzme... Aksine başını okşa, kendini kucakla ve her şeyin geçeceğini söyle. Üzgün olduğunda, kırıldığında, acı çektiğinde, mutsuz hissettiğinde kendine özen göster, tıpkı hasta bakar gibi kendine bakım uygula. Yapmaktan hoşlandığın aktivitelerle meşgul ol ve bu durumdan çıkarak kimsenin seni incitmesine, üzmesine izin vermeyeceğini göster.
Kural 9: Hayatta her şeyin bir bedeli olduğunu asla unutma ve bedel ödemekten istemediğin için kendini boşlukta bırakma. Örneğin bir insanı incitmişsen, ödeyeceğin bedel o insanın güvenini yitirmektir. Eğer seni sevmeyen biriyle birlikteysen, yalnız kalmaktan korkup ilişkide kalma, çünkü kalmanın bedeli sevgisiz bir hapiste yaşamaktır. Eğer farklı olmaktan korkuyorsan ve başka insanları taklit edip onlar gibi olmaya çalışıyorsan, ödeyeceğin bedel kendine olan saygını yitirmek olacaktır. Diğer taraftan bazen kendin gibi olmanın bedelinin de yalnız kalmak olduğunu unutma. O halde yaşamda her zaman bir bedel ödeyeceğini hatırla. Bir adım atmadan önce mutlaka ödeyeceğin bedeli bil ve kazanacaklarına değip değmedine bakarak kararlarını ver.
Kural 10: İnsanlara karşı nazik ve sevecen ol, ne olursa olsun asla bir başka insanı kırmak için konuşma, bilinçli olarak üzmeye çalışma ve kendi acını hafifletmek için bir başkasını yaralama.
Kural 11: Hayatta en büyük dostun sen olabileceğin gibi hayattaki en büyük düşmanın gene sen olabilirsin. Seçimini yap ve kendin için dostu mu yoksa düşmanı mı olacağına karar ver. Yaşamdaki tüm acıları atlatabilirsin, her şeye rağmen mutlu olmayı başarabilirsin, istersen kötü alışkanlıklarını bırakabilir ve her zaman yeniden başlayabilirsin. İstersen kendine yeni bir hayat kurabilirsin. Eğer kendinin dostu olabilirsen….
Kural 12: Asla tecrübe kazanmaktan kaçma… Ne kadar zor olursa olsun, yeniden ayağa kalk ve yola devam et. Hayatı öğrenmek için o tecrübelere ihtiyacın var. Kalbin aşk acısı ile yaralanmış ise, sonsuza kadar kendini aşka kapatma. Ruhun insanların acımasızlığı ile incinmiş ise, hayata küsüp kendini karanlık bir dünyada yaşamaya zorlama. Bedenin çok büyük acılar çekmişse, kendini uyuşturup bırakma. Unutma bilge insan hayatı yaşayandır.
Cesur insan korkusuzca devam edebilendir.
Kahraman insan tüm acılarına rağmen yenilmeyendir.
Subscribe to:
Posts (Atom)
