Sunday, August 13, 2006

Öncelik

Bir satis temsilcisi, bir personel sekreteri ve bir yonetici yemekten sonra disada bir yuruyus yaparken eski bir lamba bulurlar.
Lambayi ogusturunca icinden dumanlar arasinda bir cin cikar. Cin onlara "Ben hep uc istek yerine getiririm, siz uc kisi oldugunuza gore birer istek hakkiniz var. " ', 'Personel Sekreteri "Once ben, once ben" diye one atilir.

"Bahama adalarinda olmak istiyorum, bir surat teknesi icinde hayata bos vermis yasamak isterim." Puff der ve sekreter yok olur.

"Sira bende" diye atilir satis temsilcisi. "Ben Hawaii''de kumsalda olmak istiyorum, yanimda sevgilim ve sonsuz pina coladas olsun." Puff der ve satis temsilcisi yok olur.

Cin yoneticiye doner "Simdi sira sende" der.

Yonetici "Bu iki salagi ogleden sonra masalari basinda gormek istiyorum"

Kissadan hisse: Onceligi daima yoneticiye verin.

ORTA SINIFIN BIRINCI SINIF GOZYASLARI: BIR BIRA PARASI BEYLER!

Gul''un yardim cagrisi uzerine, "Interpretation and Overinterpretation" baslikli kitapta Umberto Eco"nun Wilkins''ten alintiladigi bir hikayeyi anlatarak baslamayi dusundugum yazi her uc girisimimde de bilgisayarimin kilitlenmesi uzerine gume gitti.(Bu bir isaret olmali!), 'Metinlerin yorumlanmasi uzerine bir yigin ahkamdan kurtuldunuz yani. Ama yine de o kadar kolay degil. Bir kac gun once karistirdigim Yildiz Ecevit''in bir inceleme kitabinda, sunus bolumundeki epigrafta Calvino''dan bir alintiya rastladim:

"Bana dil hep dikkatsizce, rastgele bir bicimde [...] kullaniliyormus gibi geliyor ve bundan katlanilmasi zor bir rahatsizlik duyuyorum [...] En buyuk rahatsizligi da kendi konusmami dinlerken duyuyorum; eger yazmayi yegliyorsam, bunun nedeni her tumceyi gerektigi kadar duzeltebilmemdir."

Tekrar tekrar okudum, hem Gul''un yazisini, hem de ekteki mektubu. Sarilmak istedigim ilk dusunce bunun bir tur deney-yazisma grubumuzun duyarliligini ve tepki hizini olcmek uzere- oldugu. Ama boyle bir deney hic ekonomik degil cunku grup uzunca bir suredir bu konudaki egilimini netlestirmis durumda:

Katilimci olmaktansa izleyici olmak! (bunun sik sik yinelenmesinin de kabak tadi verdiginin farkindayim) Bir akademisyen adayinin boyle bir gozlemi atlamasi ve atil bir deneye girismesi mumkun olmadigina gore geriye -boyle hassas bir konuda saka da yapilamayacagi dusunulurse- bir olasilik kaliyor:

Her iki metin de gercek!

Gercek ne ola ki?

Yazarin, yazinin ve okuyucunun gucu gercegi bicimlendiriyor.

Yazmak zor is! Okumak da!

Bildik ucuncu sayfa hikayeleri (ilac bulunamayan hasta anne, ailenin okuyan tek cocugu) siradan orta sinif kaygilari (tarla sulanacak, Ziraat Bankasi para dagitacak, araba alinacak, kredi karti borcu kapatilacak) yaraticiliktan nasibini almamis, hic zeka piriltisi barindirmayan ustelik dogru durust ifade edilemeyen boluk porcuk dusunceler, hayaller. O kadar gucsuz ki ancak ayni derecede gucsuz "bir bira parasi beyler" dayatmasi ve duygu somurusuyle sunulabiliyor.

Orta sinif kendisinin olmayan parayi harcadiginin farkina vardi [mi?]. Vicdan yolunun cuzdandan ya da kredi kartindan gecmedigini gordu[mu?]. Para ve iktidar yerine bilginin pesine dustu[mu?]. Paylasmanin ve dayanismanin gucune inandi [mi?].

Alintiyla baslayan yazinin alintiyla bitmesi celiskili olmasa gerek:

"Hic bir sey hayat kadar sasirtici olamaz. Yazi haric. Evet, tek teselli kaynagi yazi haric"...

Alper
19X4X2001

Kırlangıç

Anonim

Kırlangıcın biri, bir adama aşık olmuş. Pencerenin önüne konmuş, bütün cesaretini toplamış, röfleli tüylerini kabartmış, güzel durduğuna ikna olduktan sonra küçük sevimli gagasıyla cama vurmuş. Tık..... Tık......Tık.... Adam cama bakmış. Ama içeride kendi işleriyle uğraşıyormuş. Meşgulmüş! Kimmiş onu işinden alıkoyan? Minik bir kırlangıç! Heyecanlı kırlangıç, telaşını bastırmaya çalışarak, derin bir nefes almış, şirin gagasını açmış, sözcükler dökülmeye başlamış: Hey adam! Ben seni seviyorum. Nedenini, niçinini sorma. Uzun zamandır seni izliyorum. Bugün cesaret buldum konuşmaya. Lütfen pencereyi aç ve beni içeri al. Birlikte yaşayalım.

Adam birden parlamış: ', 'Yok daha neler? Durduk yerde sen de nerden çıktın şimdi? Olmaz, alamam, demiş. Gerekçesi de pek sersemceymiş: Sen bir kuşsun! Hiç kuş, insana aşık olur mu? Kırlangıç mahçup olmuş. Başını önüne eğmiş. Ama pes etmemiş, bir süre sonra tekrar pencereye gelmiş, gülümseyerek bir kez daha şansını denemiş: Adam, adam! Hadi aç artık şu pencereni. Al beni içeri! Ben sana dost olurum. Hiç canını sıkmam!

Adam kararlı, adam ısrarlı: Yok, yok ben seni içeri alamam demiş. Biraz da kaba mıymış, neymiş lafı kısa kesmiş: İşim gücüm var, git başımdan. Aradan bir zaman geçmiş, kırlangıç son kez adamın penceresine gelmiş: Bak soğuklar da başladı, üşüyorum dışarıda. Aç şu pencereyi al beni içeri. Yoksa, sıcak yerlere göç etmek zorunda kalırım. Çünkü ben ancak sıcakta yaşarım. Pişman olmazsın, seni eğlendiririm. Birlikte yemek yeriz, bak hem sen de yalnızsın; yanlızlığını paylaşırım, demiş.

BAZILARI GERÇEKLERİ DUYMAYI SEVMEZMİŞ! Adam bu yalnızlık meselesine içerlemiş. Pek bir sinirlenmiş: Ben yalnızlığımdan memnunum, demiş. Kuştan onu rahat bırakmasını istemiş. Düpedüz kovmuş.

Kırlangıç, son denemesinden de başarısızlıkla çıkınca, başını önüne eğmiş, çekip gitmiş. Yine aradan zaman geçmiş. Adam, önce düşünmüş, sonra kendi kendine itiraf etmiş: Hay benim akılsız başım, demiş. Ne kadar aptallık ettim! Beklenmedik bir anda karşıma çıkan bir dostluk fırsatını teptim. Niye onun teklifini kabul etmedim ki? Şimdi böyle kös kös oturacağıma, keyifli vakit geçirirdik birlikte.

Pişman olmuş olmasına ama iş işten geçmiş. Yine de kendi kendini rahatlatmayı ihmal etmemiş: Sıcaklar başlayınca, kırlangıcım nasıl olsa yine gelir. Ben de onu içeri alır, mutlu bir hayat sürerim. Ve çok uzunca bir süre, sıcakların gelmesini beklemiş. Gözü yollardaymış. Yaz gelmiş, başka kırlangıçlar gelmiş. Ama, onunki hiç görünmemiş. Yazın sonuna kadar penceresi açık beklemiş, ama boşuna. Kırlangıç yokmuş! Gelen başka kırlangıçlara sormuş ama gören olmamış. Sonunda danışmak ve bilgi almak için bir bilge kişiye gitmiş. Olanları anlatmış. Bilge kişi gözlerini adama dikmiş ve demiş ki: "KIRLANGIÇLARIN ÖMRÜ 6 AYDIR...."

HAYATTA BAZI FIRSATLAR VARDIR, SADECE BİR KEZ ELİNİZE GEÇER VE DEĞERLENDİRMEZSENİZ UÇUP GİDER! HAYATTA BAZI İNSANLAR VARDIR, SADECE BİR KEZ KARŞINIZA ÇIKAR; DEĞERİNİ BİLMEZSENİZ KAÇIP GİDERLER! VE ASLA GERİ DÖNMEZLER!

Dikkatli olun....
Farkında olun.....
Ve bir düşünün bakalım;

Acaba siz bugüne kadar pencerenizden kaç kırlangıç kovaladınız?

Her insan, kendisi olması karşılığında topluma bir bedel öder. Az ya da çok, ama mutlaka bir bedel. Kimse bedelsiz kendi olamaz. Bu bedel çoğu kez yalnızlıktır.

Geçici Göller

Afrika''nın uçsuz bucaksız topraklarında ilkbahar yağışlarıyla oluşup, yaz sıcağında yok olan "geçici" göller vardır.

İşte bu göllerin oluşumuna tanık olan yerlilerin bir sözü:', '"(Gölde) Sular yükselince balıklar karıncaları yer, sular çekilince de karıncalar balıkları"

Yani üstünlük bugün karıncadaysa yarın balığa geçebiliyor; ya da tam tersi... Karınca ya da balık olmanın sağladığı üstünlüğe sevinmek kendimizi kandırmaktan öte bir anlam taşımıyor, çünkü kimin kimi yiyeceğini gerçekte "suyun hareketi" belirliyor.

Bombasız

Olan biteni tam olarak kavrayamadan, yine de hayret ve hiddetlerine ortak olarak anne babamizdan dinlemistik bir hikaye gibi:

Memleket dahilinde iktidara sahip olanlar tarafindan vatan cephesi adi altinda bir kutup yaratilmis, cepheye katilanlarin isimleri radyodan yayinlanarak muhalifler acikta birakilmis, hedef yapilmisti bir zamanlar bir ulkede. ', 'Ayrilik tohumlari filiz verip bir kusak acimasizca hirpalanacakti. Sonun baslangicinda sorumlular cezalarini bulurken dahi karanlik golgelerini kendi ayaklarinin dibine oldugu kadar ulkenin tarihine de dusureceklerdi.

Orselenmis kusagin kucuk kardesleri ve cocuklariysa olaylari kiyisindan kosesinden ama hep mesafeyle yakalarken butun o yokluk, korku ve dehset gunlerinin ardindan vitrinleri dolup tasan magazalarin ve kosebaslarini tutan alisveris merkezlerinin yapay dunyasinda saglarini sollarini karistiracaklardi.

Farkliliklar dolar yesilinin murekkebinde eriyip kaybolacak, aykiri duranlara ise  aba altindan istikrar sopasi gosterilecekti. "Ya sev, ya terket" slogani, sehirlerde yasayip yayla cadirlarinda "sosyallesen" gruplarca ulkenin ustunde Demokles''in kilici gibi sallandirilirken kayip kusagin cocuklari televizyondan ozel hayatlari gozetlemeyi sosyallesme, bilgisayar agi uzerinden yagan mesajlari ayni yolla dagitmayi ve cep telefonlari araciligiyla kurulan likit kristal baglari iletisim, bir onceki kusagin degerlerini sorgulamadan kabullenmeyi yasam sanacak kadar uyusacak, zavallilasacakti.

Dayandiklari temel ne olursa olsun-ki buna iyiniyet de dahil- dayatmalarin olmadigi, farkliliklarin giderilmeye degil anlamaya calisildigi, tek secenegin sevmek ya da terketmek olmadigi ve cocuklarin uzerine bombalarin yagmadigi bir dunyaya...

Alper Küçük
8X10X2001

Stanford

Kaba saba, soluk, yipranmis giysiler içindeki yasli çift, Boston treninden inip utangaç bir tavirla Harvard rektör''ün bürosundan içeri girer. Girer girmez, sekreter masasindan firlayarak önlerini kesti... Öyle ya, bunlar gibi ne idügü belirsiz tasralilarin Harvard gibi üniversitede ne isleri olabilirdi?

Adam, yavasça rektörü görmek istediklerini söyledi. Iste bu imkansizdi.. Rektörün o gün onlara ayiracak saniyesi yoktu.. Yasli kadin, çekingen bir tavirla; "Bekleriz" diye mirildandi...', 'Nasil olsa bir süre sonra sikilip gideceklerdi.. Sekreter sesini çikarmadan masasina döndü..

Saatler geçti, yasli çift pes etmedi..  Sonundan sekreter, dayanamayarak yerinden kalkti. "Sadece birkaç dakika görüsseniz, yoksa gidecekleri yok" diyerek rektörü iknaya çalisti. Anlasilan çare yoktu..

Genç rektör, isteksiz bir biçimde kapiyi açti. Sekreterin anlattigi tablo içini bulandirmisti.

Zaten tasralilardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi. Onun gibi bir adamin ofisine gelmeye cesaret etmek, olacak sey miydi bu?

Surati asilmis, sinirleri gerilmisti. Yasli kadin hemen söze basladi. Harvard''da okuyan ogullarini bir yil önce bir kazada kabetmislerdi. Ogullari, burada öyle mutlu olmustu ki, onun anisina okul sinirlari içinde bir yere, bir anit dikmek istiyorlardi. Rektör, bu dokunakli öyküden duygulanmak yerine öfkelendi. "Madam" dedi, sert bir sesle, "Biz Harvard''da okuyan ve sonra ölen herkes için bir anit dikecek olsak, burasi mezarliga döner..."

"Hayir, hayir" diyerek haykirda yasli kadin.. "Anit degil... Belki, Harvard''a bir bina yaptirabiliriz".

Rektör, yipranmis giysilere nefret dolu bir nazar firlatarak, "Bina mi?" diyerek tekrarladi, "Siz bir binanin kaça mal oldugunu biliyor musunuz? Sadece son yaptigimiz bölüm yedi buçuk milyon dolardan fazlasina çikti..."

Tartismayi noktaladigini düsünüyordu. Artik bu ihtiyar bunaklardan kurtulabilirdi.. Yasli kadin, sessizce kocasina döndü: "Üniversite insaatina baslamak için gereken para bu muymus? Peki, biz niçin kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?"

Rektör''ün yüzü karmakarisikti.. Yasli adam basiyla onayladi. Bay ve bayan Leland Stanford disari çiktilar. Dogu California''ya, Palo Alto''ya geldiler.  Ve Harvard''in artik umursamadigi ogullari için onun adini ebediyyen yasatacak üniversiteyi kurdular.

Amerika''nin en önemli üniversitelerinden birini STANFORD''u.

Ayaginiza kadar gelip, sizinle görüsmek isteyen insanlara yaklasmadan önce bir kez daha düsünmeniz dilegiyle.

Thursday, August 10, 2006

En İyi Yerler

Kahvalti

1. En iyi kahvalti Besiktas Carsisinin icinde, balik pazarini gecince Merkez kirtasiye'nin caprazindaki manavin arkasinda bulunan Kaymakci Pando'da yapilir. Yurtdisi dergilerde bile adi gecer. Bulgar kahvaltisinin icinde bal, manda kaymagi,peynir, zeytin ve manda sutu vardir. Esas adi Pandeli'dir, babadan kalma isi 100 yildan beri yapar.

2. Emek Cafe: Yenikoyde Ciller the Thriller'in yalisini gecince sagdaki isiklerden iceri girince deniz kenarinda bir cafedir. Menemen, vs. vardir. Eskiden kahvahaneydi daha iyiydi ama yine de guzel.

3. Kizkulesi Onu Bufeleri: Sabahleyin Topkapi sarayina nazir kahvalti

4. Hisar Cafeleri: Orta sinif burjuvazinin pazar kahvaltisinda gazete okurken tercih ettigi kahvalti yeri

5. Gulhane Parki: Adini tam olarak bilmemekle beraber, parkin sonuna kadar yuruyup denizi gorunce karsiniza cikar bir caybahcesi, butun gun kitap okuyup bir cay icseniz bile kimse birsey demez. Bogaz koprusunu tam ortadan gorur.. Ayni yerde bir digeri ise; parkin girisinden saga dogru kivrilinca Osman Hamdi Bey Yokusu'ndan iceri giden
sokagin sonundadir. Arkeoloji Muzeleri'nin icerisindeki bahcede olan cay bahcesini tavsiye ederim.

6. Beltas Cafeler: Ortakoy ve Besiktas'taki cafelerin en buyuk ozelligi deniz kenarinda masa kapabilme olasiliginin en ucuza yakalandigi yerdir.

7. Dolmabahce Cay Bahcesi: Sarayin icindeki pahalidir ama nezihtir. Caminin yanindakinin ne cayi iyidir ne de tostu ama halk tipi oldugu icin fiyati iyidir. Ozellikle cuma aksami arabasi olanlar icin kisin araba tercih edilir.

8. Kabatas Deniz Otobusleri Cay Bahcesi: Manzara icin tercih ederim...

9. Sahaflar Carsisi yani Cinar Alti: Dogan Cuceloglu'nun Iyi Dusun Dogru Karar Ver'de sectigi mekan. Ben cok severim. Tavsiyem simit ve ayrandir. Sisede ayran verirler, cogu cay bahcesinde bulunmaz guzeldir.

Balikci

1.Adem Baba Dalyan Balik: icki yok, balik her zaman taze..

2. Balikci Sabahattin: Ahirkapida Armada otelinin arka sokaginda Erol Tas kahvesine 100 mt uzaklikta bir konak...Armada otelinin sahibi acmistir, fiyatlar pek ucuz degil ama cok iyidir...The Newyorker dergisinde iki defa cikmis guzel bir yerdir.

3. Set : Kirecburnunda babadan kalma bir restaurant hizmet super, baliklar taze...Tek eksigi kredi karti yok...

Bunlarin disinda tavsiye edeceklerim Ismet baba/Beylerbeyi, Hanedan/Besiktas, Izmirli Balikci/Yenikoy, Doga Balik/Cihangir, Anadolu feneri balikcilaridir.

Meyhaneler

Icki icmeyi pek sevmemekle beraber babamdan ogrendigim icin raki sofrasini tirtiklamayi severim...Iste meyhanelerim...

1. Safa : Samatya'da Zulfu Livaneli'nin bile gittigi bir meyhanedir. Mezeleri hos, 50 yillik bir meyhanedir. Murat Belge kalite belgeli...

2. Imroz: Nevizade'ye gidince sakin Cumhuriyet'e gitmeyin kaziklarlar bilmeyenleri, balik pazarindan saga sonra en son kolda sagda, Imroz vardir. Istanbul'daki hemen hemen tek kalan rum meyhanelerinden biridir...lakerdasi meshurdur, mezeleri super...

3. Refik: Beyoglu'nun en meshur meyhanelerinden biridir. Asmalimescit sokaktadir ama rezervasyon gerekir haftasonlari...

4. Yakup 2. Asmalimescit'in bir diger meyhanesi ciger tavasini tavsiye ederim. Rezervasyonsuz gitmeyin....

5. Umut Ocakbasi: Beyoglu'nda hayalkahvesinin sokagina girin, saga donun Simurg kitapcisinin yanindadir. Hakiki salgam suyu adanadan gelir...

6. Saki: Nevizade sokakta sola donunce ben pek mezelerini sevmem ama guzel yerdir.

7. Hamdi Restaurant: Eminonu otobus duraklarinin arkasindadir. En iyi kebapcilardan biridir icki vardir. Manzarayi ben soylemeyeyim siz gorun donmek istemezsiniz...

Abur Cubur

1. Kizilkayalar: Sakin ha beyogluna gidip, giristeki hamburgercilerden kizilkayalardan 2 hamburger 1 ayran istemeden gecmeyin yazik olur... sarimsakli hamburger bagimlilik yapar.

2. kokorec: en iyisi uskudar motorlarindan inince besiktasta en sagdaki biyikli orta yasli olandir... domatesi az koydurun sulanir...bir de eminonunde imparator vardir. onu da tavsiye ederim.

3.sosisli: kokoreç yemeyecekseniz az ileride duraklarin karsisindaki bufeden sosisli yemeyi tercih edin...istanbulun en iyisidir

4. Menemen: Beyoglu'nda Lades en iyisidir. Bir sapi kirik tavanin icinde onunuze koyarlar menemen'i fiyati hic soylemeyeyim acayip ucuzdur. yalniz sasirip da karsisindakine gitmeyin o et lokantasi olan ladesdir. orasi biraz pahalidir...yeri cok kolay beyoglundaki MC donalds'i gecince soldaki sokakta...

5. Badem ezmesi: Bebek'te divan pastanesini bulun, ya da yine mc donalds'i karsi tarafa gecin 100 mt .sonra...cok guzeldir...

6. Yedi Sekiz Hasan Pasa: En iyi kuru pastacidir...Besiktas carsisinda pandoyu bulunca onu da bulmus olursunuz...

7. Tursu: En iyisi bence Fatih'te atikali duragindaki atikali
tursucusudur...ama besiktastaki soydan tursucusu da iyidir...

8. Yogurt: Ister inanin ister inanmayin en iyisi karagumrukte pazari  kuruldugu sokaktaki mandiradadir.

9. Simit: Bunu kimse bilmez karagumrukte hattat rakim ilkokulunun yanindan inen sokakta, 200 yillik eski bir simit firini vardir. bence orada simit yemeyin yoksa bir daha bir yerde yemek yiyemezsiniz....

10. Buryan...Siirt yemegidir. 1 yasina gelmemis kuzulari butun tandir yaparlar...Fatihte kadinlar pazarini bulun istediginiz lokantaya girin isteyin yeter...biraz agirdir ama...ayrica kadinlar pazarinda otlu peynir bulabilirsiniz...

11. Az azcilar...En meshurudur bolu et lokantasi besiktastaki sabit pazarin icinde... anneannemiin yaptigi yemekleri bulabilirsiniz..paso yildiz universitliler gelir ayrica beyoglunda sira selvilerde selvi restoran'i tavsiye ederim. tabldot olayinda iyidir...

12. Boza... istanbul belediyesini bulun, onundeki kemerin altindan gecin saga donun 200 mt sonra sagda vefa bozacisi karisisnda da vefa leblebicisi vardir. sakin ha ben sevmem demeyin....

13. Iskembeci: 1. Pangaltida Apik, 2: Balat'ta Balat Iskembecisi, 3: Fatih'te kiztasindaki iskembeci adini unuttum...hepsi primadir...

14: Kaburga Sofrasi. Aksaray'dadir, sevenlere bir daha bulamazsiniz...

15. Sucuk Ekmek: Buyukadaya gideceksiniz, daha sonra aya yorgi tepesine cikacaksiniz tepedeki eski konakin icinde sucuk ekmek yaparlar, sucuklar siste...isteyene ev yapimi sarap var....fiyatlar makul adada bisiklet turu yapip gidilebilir, essege binme zevkini tadabilirsiniz....

16. Nargile: En iyisi tophanede Erzurum Cayevidir, daha sonra Corlulu ali pasa /cemberlitas'ta...tophane cok guzel ama fazla "in" oldugu icin cuma gunu disarida bile oturacak yer bulunmuyor... arayanlara not amerikan pazari diye bilirler orayi...

17. kebap.... fatih'teki ziya sark sofrasi

18. Kurufasulye: En iyisi Suleymaniye camiinin avlusna bakan salas lokantadir. Simdilerde adini kuru fasulyeci olarak degistirmisler....kurufas ulye koyu olur kardes sogani da olur yaninda cacigi da... hepsi var...

kofte

1. en iyisi besiktas balikcilar carsisinin karsisindaki Besiktas Koftecisidir. Zaten oradaki butun kofteciler iyidir.

2. Tarihi filibe koftecisi: esentepe'dedir. guzel bir yerdir. İrmik helvasini unutmayin....



ATATURK''ten son mektup..

  Siz  beni  hala  anlayamadınız
  Ve anlayamayacaksınız  çağlarca  da...
  Hep  tutturmuş  "yıl  1919"  Mayıs''ın  19''u  diyorsunuz
  Ve  eskimiş  sözlerle  beni  övüyor,  övüyorsunuz.
  Mustafa  Kemal''i  anlamak  bu  değil,
  Mustafa  Kemal  ülküsü  sadece  söz  değil.', 'Bırakın  o  altın  yaprağı  artık,
  Bırakın  rahat  etsin  anılarda  şehitler,
  Siz  bana,  neler  yaptınız  ondan  haber  verin;
  Hakkından  gelebildiniz  mi,  yokluğun,  sefaletin?
  Mustafa  Kemal''i  anlamak  yerinde  saymak  değil,
  Mustafa  Kemal  ülküsü  sadece  söz  değil.

  Bana  muştular  getirin  bir  daha
  Uygar  uluslara  eşit  yeni  buluşlardan,
  Kuru  söz  değil,  iş  istiyorum  sizden  anladınız  mı?
  Uzaya  Türk  adını  Atatürk  kapsülüyle  yazdınız  mı?
  Mustafa  Kemal''i  anlamak  avunmak  değil,
  Mustafa  Kemal  ülküsü  sadece  söz  değil.

  Hala  o  acıklı  ağıtlar  dudaklarınızda,
  Hala  oturmuş  10  Kasım''larda  bana  ağlıyorsunuz.
  Uyanın  artık  diyorum,  uyanın,  uyanın!
  Uluslar  fethine  çıkıyor  uzak  dünyaların,
  Mustafa  Kemal''i  anlamak  göz  boyamak  değil,
  Mustafa  Kemal  ülküsü  sadece  söz  değil.

  Beni  seviyorsanız  eğer  ve  anlıyorsanız;
  Laboratuvarlarda  sabahlayın,  kahvelerde  değil,
  Bilim  ağartsın  saçlarınızı,  kitaplar
  Ancak  böyle  aydınlanır  o  sonsuz  karanlıklar.
  Mustafa  Kemal''i  anlamak  ağlamak  değil,
  Mustafa  Kemal  ülküsü  sadece  söz  değil.

  Demokrasiyi  getirmiştim  size,  özgürlüğü,
  Görüyorum  ki  hala  aynı  yerdesiniz,  hiç  ilerlememiş,
  Birbirinize  düşmüşsünüz  halka  eğilmek  dururken,
  Hani  köylerde  ışık,  hani  bolluk,  hani  kaygısız  gülen?
  Mustafa  Kemal''i  anlamak  itişmek  değil,
  Mustafa  Kemal  ülküsü  sadece  söz  değil.

  Arayı  kapatmanızı  istiyorum  uygar  uluslara;
  Bilime,  sanata  varılmaz  rezil  dalkavuklarla,
  Bu  vatan,  bu  canım  vatan  sizden  çalışmak  ister,
  Paydos  övünmeye,  paydos  avunmaya,  yeter  yeter!
  Mustafa  Kemal''i  anlamak  aldatmak  değil,
  Mustafa  Kemal  ülküsü  sadece  söz  değil.

Sirasini kim biliyor ki?

Bilmiyorum siz istediklerinizi "sirasinda" yapabildiniz mi? Ben hiç yapamadim.

Küçükken anneannem cebinde tasidigi bir tomar anahtarla kilerdeki dolapları açtığı zaman, canım pestil isterdi. Bilirdim sapsarı kayısı pestilleriyle, kararmış mor erik pestillerinin hangi dolapta olduğunu. ', 'Anneannem:

"Şimdi sırası değil, birazdan yemek yiyeceğiz", derdi.

Yemekten sonra ise yavaş yavaş herkes öğle uykusuna yatardı. Şayet "Belki sırası gelmiştir" diye yine pestil istersem, anneannem: "Şimdi sırası değil. Bak herkes yattı. Sen de yat. Ondan sonra..." derdi.

Öğle uykusundan sonra pestil istediğim zaman da cevap yine aynıydı:

"Şimdi sırası değil. Aç karnına dokunur. Nerdeyse akşam oluyor. Birazdan yemek yiyeceğiz..:"

Bir türlü sırasına rastlatamamıştım pestil istemeyi. Bir gün babam boş bulunup bana iki çam ağacının arasına, kolan vurdukça göklere uçacak bir salıncak kurmayı vaadetmişti. Ama bir daha bu vaadini hiç anımsamaz göründü. İkide bir anneme gider:

"Haydi söyle babama, salıncağı kursun", derdim.

Annem:"Şimdi sırası değil, başı ağrıyor," derdi.

Başı ağrımazsa gazete okuduğu için salıncak kurmasını istemenin zamanı değildi. Gazete okumuyorsa banyoya gireceği için...Salıncak istemenin de bir türlü sırasını getiremedimdi.

Yaz günleri bahçe kapısının önünden, "Vişnee kaymak" diye bağırarak dondurmacılar geçerdi. Koşa koşa içeri gelir:

"Dondurma alayım mı," diye sorardım.
"Şimdi sırası değil," derlerdi.

Birlikte çocuk dergilerinin bulmacalarını çözmeyi önerirdim:
"Şimdi sırası değil," derlerdi.

Bir şeytan uçurtmasının kuyruğunu bile yapmaya yanaşmazlardı:
"Şimdi sırası değil," derlerdi.

Okulda öğretmen ders anlatırken, aklıma gelen bir şeyi sormak için parmağımı kaldırırdım. Öğretmen bir süre görmezlikten gelirdi parmağımı. Kolum yanlış yere dikilmiş fasulye sırığı gibi öyle havada kalırdı. Sonunda öğretmen:

"Şimdi sırası değil, indir bakayım parmağını aşağıya," derdi.

Etüdlerde gizli gizli roman okurken de, bir müdür muavini başıma dikilir:
"Şimdi sırası mı roman okumanın, kapat onu da dersine çalış," derdi.

İlk yazdığım yazılara da yazı işleri müdürleri aynı gerekçeyle karşı çıkmışlardı:
"Şimdi sırası değil bunun," diyorlardı.

Piyeslerim için de aynı itirazı çok duydum:
"İyi ama şimdi sırası değil..."

Aşık olduğum zamanlar yemekte, yahut yürürken, yahut otururken, canım birden öpüvermek isterdi yanımdaki sevgiliyi. Kursağımda kalırdı arzum. Bir el, vagon tamponu gibi yavaşça iterdi yüzümü:
"Hişşt yapma, şimdi sırası değil,"

Parlamentoda konuşurken de sık sık bağırırlardı:
"Amma yaptın yahu, şimdi sırası mı bunun?"

Velhasıl hiç bir şeyin sırasını tam getiremedim. Ama sırasız mırasız bir şeyler yapmaya çalıştım kendimce. Bir şey yapmak için sırasını bekleyenler ise, genellikle hiç bir şey yapamadılar. Öteden beri aklıma takılıp kalmıştır, bir şeyi yapıp yapmamanın "sırası"nı kimin saptadığı...

Ve kendimce şöyle demişimdir:

Bir şeyi yapmanın sırası, onu yapmak istediğin andır. Zaman ayarını ters kullanmışsan zaten toz olur gidersin. Yok ters kullanmamışsan, "şimdi sırası mıydı" diyenlere uzaktan nanik yaparsın. Sırasında mı doğup ölüyoruz ki, her şeyi sırasında yapabilelim... Başarırsan "sırası", başaramazsan "sırası değildi" oluyor ve insanlık böyle bir çalkantı içinde akıp gidiyor.

  Çetin Altan

Yılmaz Erdoğan'a Mektup

Sevgili torunum Yilmaz,

(Bizim yasadigimiz donemde cocuklara dedelerinin  adini koymak gibi adet vardi, bu aliskanlik hala suruyorsa, bu isimde  bir torunum olabilir ama ben bu gelenegin bitmis olmasini umarim, zira sirf  dedesinin adi Suayip diye hayati kayan yavrucaklar var.) Sana bu mektubu iki bin yilindan yaziyorum. Gazeteden istediler. Sen simdi gazete nedir, diye sorarsin! Biz bu yillarda haberi kagitlara yazip dagitiyoruz. Kabul  ediyorum, cok zor ve cok ilkel bir yontem ama o kadar da kotu durumda degiliz canim, gecen gun deden buyuk bir fiyakayla internette chat yapti. ', 'Henuz geyik muhebbetinde kullaniyoruz bilgisayari ama olsun.

Ayrica ben senin yasindayken buyuk buyuk dedemin bana yazdigi mektup iki ton agirligindaydi! Magaranin duvarina kazimis, getiren arkadas az kalsin gocuk altinda Kaliyordu. Yani beterin beteri var  Yilmaz''cigim. Aslinda bu mektubu sana biraz da ozur dilemek icin  yaziyorum. Benden once yasamis cok akilli ve huzunlu bir Kizilderili''nin soyledigi "bu dunya bize atalarimizdan kalmadi, cocuklarimizdan odunc aldik" sozunu anlamasina anladik, hatta bir suru kartpostal da yaptik, cok guzel grafik tasarimlarla yazdik bu akilli adamin lafini ama yine de herseyi berbat ettik. Enerji lazimdi ve tepemizde gunes bazen on saat cayir cayir donerdi ama biz kendimizi bir golgeye atip nukleer salakliklarla ugrasirdik.

Yani su anda okul arkadaslarinin bazilarinin uc tane kulagi varsa bunda hepimizin sucu var. Ama sen benim torunum olduguna gore mutlaka yapmiyorsundur ama sakin o cocuga kulagini ac da beni iyi dinle" turunden kulak memesi kivaminda sakalar yapma. (Mektubun bu acikli bolumunun aynisi buyuk buyuk dedemin bana yazdigi mektupta da vardi maalesef. Umarim senin yazacagin mektup da boyle bir bolum olmaz.) Evet iklimi de degistirdik.

Kitaplarda ya da bilgi kaynagi olarak ne kullaniyorsaniz iste onda yazanlar dogrudur. Bir ara dort mevsim vardi. Mesela bunlardan bir tanesinin adi bahardi ki inanamazsin butun insanlarda hatta hayvanlarda bile asik olma ihtiyaci uyandirirdi. Tabi bu durum kimi kazalara da yol acmiyor degildi ama yinede omrun en guzel mevsimiydi. Sonra yaz... O muhtesem kamasma... Ama hala anlamiyorum ayni yerde hem iseyip hem nasil yuzdugumuzu.
  
  Sevgili Yilmaz , iki bin yilina gelene kadar cok aptalca seylerle mucizevi isleri birarada yapmis insanogullarindan sadece birisi olarak ve buyuk deden olma sifatiyla sana soylemek istedigim sudur: Ben bilimkurgu sevmem. Bizde gelecegi duslerken abartma adeti vardir. Inanmazsin benim cocuklugumda Uzay 1999 diye bir televizyon dizisi vardi ve orada anlatilanlar gercek olsaydi benim gecen sene Jupiter''deki yazligima tasinmam gerekiyordu ama su anda en buyuk numaramiz yukariya binlerce uydu gondermis olmamizdir. Antenin hallicesi iste... Ben yuz yil sonra isinlanmayi bile becerse insan, insan kalacaktir diye dusunurum. (Isinlanma bizim bilimkurgucularin buldugu bir laf, alay edeceksin onlanla, et")
  
  Sevgili Yilmaz, ucan arabalara bile binsen, onur her insana lazimdir. Onurunu ve asik olma yetenegini asla kaybetme. Buyuk deden bunlara dikkat ederdi. Gozlerinden operim. Haa bu arada 2071 yilinda saniyorum buyuk bir tantanayla Turkler''in Anadolu''ya girisinin bininci yili kutlanmistir. Merak ettim Malazgirt''in yolu da yapildi mi?
  
  Deden Yilmaz Erdogan

Her tercih bir vazgeçistir çünkü...

Sabah ise gitmekle, yatakta nefis bir miskinlik  firsatindan vazgeçmiş olursunuz. Kalkar kalkmaz hayat  binbir seçenegi dayar burnunuzun ucuna... "Ne giysem"  telasindan, ögle yemeginde "Ne alirdiniz?" diye  başucunuzda biten garsona, "hangi kanaldaki filmi  izlesem" kararsizligindan  "bize oy verin" diye  bagirisan partilere kadar hersey, herkez, her an sizi israrla bir tercihe zorlar., 'Yastiginiza teslim olmussaniz, belki disarda isil  isil bir günden vazgeçmiş olursunuz. Bahar esintileri tasiyan bir elbise belki o gün yasaminizi isildatabilecekken,  agirbasli bir sadelige karar vermekle muhtemel bir tanisikligi  tepersiniz. Belki yemediğiniz musakka, ismarladiginiz izmir  köfteden daha lezzetlidir. Ya da öbür kanaldaki film, o anki  ruh halinize daha uygundur.  Ama yasam, vazgeçtiginiz seye iliskin ipucu vermez.  Geri dönüp, o günü gökkusagi desenli bir elbiseyle  yeniden yasama sansiniz yoktur.  Bu seçim oyununda vazgeçtiginiz sey, seçtiginizden  daha degerliyse pismanlik kaçinilmazdir.

Ama neyin degerli oldugunun karari da yine size aittir.  Ve vazgeçtiginiz ?ey bazen bir saray, bazen söhret  sahnesinin pariltili neonlari da olsa, çogu zaman  gözünüz hiç arkada kalmaz.  Çünkü duvarlarina sevdiginizin kokusu sinmi? bir ev  ya da sevdiginiz kadinla paylasamadiginiz bir saray  sizin borsada kolay feda edilebilir degerlerdendir.  Hayata bir baska gözle bakmayi ögrendiyseniz, bu seçimde kazandiklarini sananlara yalnizca aciyarak  gülümsersiniz

Her seyin siradanlastigi bir dünyada bazen kaybetmek  en dogru seçimdir.
  
    Ve o dünyada en yerinde tercih; vazgeçistir.

  Can Dündar / Yarim

Çok geç diye bir zaman yoktur!..

Okulun ilk günü, ilk derste profesörümüz, önce kendini tanıttı, sonra "Bu yıl, yepyeni bir öğrencimiz var. Çok ilginç biri bakalım bulabilecek misiniz" dedi..

Ayağa kalkıp etrafa bakmaya başlamıştım ki, yumuşak bir el omzuma dokundu.. Döndüm.. Yüzü iyice kırışmış bir yaşlı hanımefendi, bana gülümsüyerek bakıyordu..

"Ben Rose" dedi.. "Benim adım Rose, yakışıklı.. 87 yaşındayım. Madem tanıştık seni kucaklayabilir miyim?." ', 'Güldüm.. "Tabii" dedim.. "Hadi sarıl bana.."

Öyle sımsıkı sarıldı ki..

"Bu kadar genç ve masum yaşta üniversiteye niye geldin" diye şaka yaptım.. Minik bir kahkaha ile yanıtladı:

"Buraya zengin bir koca bulmaya geldim. Evlenip birkaç çocuk doğuracağım. Sonra emekli olup dünya turuna çıkacağım.."

Dersten sonra kantine gidip, birer sütlü çikolata içtik. Hemen arkadaş olmuştuk. Ertesi gün ve ertesi üç ay, sınıftan hep birlikte çıktık ve hep kantinde lafladık..Öyle akıllı ve öyle deneyimliydi ki, onu dinlemekle, derslerden daha çok şey öğrendiğimi hissediyordum.

Sömestr boyunca Rose kampüsün ilahesi oldu. Nereye gitse etrafı çevriliyor, çok çabuk arkadaş ediniyordu. İyi giyinmeyi seviyor, diğer öğrencilerin ilgisini çekmeye bayılıyordu. Rose hayatını yaşıyordu.. Hepimizden daha canlı, daha dolu yaşıyordu..

Sömester sonunda, Futbol Balosuna davet ettik, Rose''u.. Konuşma yapması için.. Orada bize verdiği dersi unutmama imkan yok..

Konuşmasını önceden hazırlamış ve bir yığın karta kocaman kocaman yazmıştı. Elinde bu deste ile kürsüye yürürken, kartları elinden düşürdü. Konuşma darmadağın olmuştu. Şaşkın, biraz da utanmış mikrofona doğru eğildi.. "Ne kadar beceriksizim, değil mi?.. Özür dilerim.. Buraya gelmeden önce heyecanım yatışsın diye bir duble viski attırdım. Sonucu örüyorsunuz.. Şimdi bu kartları toplasam bile onları yeniden sıraya koymam mümkün değil.. Onun için en iyisi ben size aklımda kalanları söyleyeyim, olur mu?.."

Biz kahkahalarla gülerken, o bardaktan bir yudum su aldı ve konuşmasına başladı:

"Yaşlandığımız için, eğlenmekten, oynamaktan, yaşamaktan vazgeçmeyiz. Eğlenmek,  oynamak ve yaşamaktan vazgeçtiğimiz için yaşlanırız. Genç kalmanın mutlu olmanın ve başarıya ulaşmanın sadece dört sırrı vardır.. Hergün gülmek ve yaşama katacak mizah bulmak.. Bir rüyanız olmalı mutlak.. Rüyalarınızı kaybettiniz mi, ölürsünüz. Etrafımızda dolaşan pek çok kişi aslında ölü ve bundan kendilerinin bile haberi yok..

Yaşlanmakla, büyümek arasında çok büyük bir fark vardır.. Eğer 19 yaşındaysanız ve bir yıl hiçbirşey yapmadan, hiçbirşey üretmeden bir yıl sırtüstü yatarsanız, sadece bir yaş yaşlanır, 20 olursunuz.. Ben 87 yaşındayım ve ben de bir yıl hiçbirşey yapmadan, hiçbirşey üretmeden sırtüstü yatarsam, 88 yaşımda olurum. Herkes bir yılda bir yaş yaşlanır. Bunun için özel bir yetenek ya da bilgiye ihtiyaç yoktur. Oysa bir yaş daha büyümek için, mutlak birşeyler yapmak, üretmek, kendini geliştirecek fırsatları bulmak ve kullanmak gerekir.

Asla pişman olmayın.. Biz yaşlılar, genelde yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan pişman oluruz çünkü.. Ölümden korkan insanlar, pişman olanlardır.. Pişman olmaktan korktukları için hiçbirşey yapmayanlardır.."

Ders yılı sonunda Rose, yıllarca önce başlayıp, yaşam mücadelesi içinde ara vermek zorunda kaldığı üniversiteyi derece ile bitirdi..

Mezuniyet töreninden bir hafta sonra, uykusunda, huzur içinde öldü. Cenaze törenine 2 binden fazla üniversite öğrencisi katıldı.

"Yapabileceğimiz herşeyi yapmak için asla geç olmayacağını" hepimize hem de nasıl öğreten bu muhteşem kadının anısına layık bir törendi bu..

Rose''un öğretisi aslında dünyanın bütün üniversitelerinde zorunlu ders olmalıydı:

"Çok geç diye bir zaman yoktur!..

MUTLULUK BIR VARI$ DEGIL, BIR YOLCULUKTUR

Önce evlendigimizde hayatin daha iyi olacagina inandiririz kendimizi. Evlendikten sonra, bir çocugumuz dogduktan hatta ardindan bir tane daha olduktan sonra hayatin daha iyi olacagina inandiririz kendimizi.

Sonra çocuklar yeterince büyük olmadiklari için kizar, onlar büyüyünce daha mutlu olacagimiza inaniriz. Bundan sonra, ergenlik dönemlerinde çocuklarla ugrasmamiz gerektigi için öfkeleniriz.', 'Kendimize, çocuklarimiz bu dönemden çikinca daha mutlu olacagimizi, yeni bir araba alinca, güzel bir tatile çikinca, emekli olunca, yasantimizin dört dörtlük olacagini söyleriz.

Gerçek ise su andan daha iyi bir zaman olmadigidir. Eger simdi degil ise ne zaman?...

Hayatiniz her zaman mücadelelerle dolu olacaktir. En iyisi bunu kabul edip her ne olursa olsun mutlu olmaya karar vermektir.

En sevdigim sözlerden biri Alfred D. Souza'' ya aittir. Der ki;

"Uzun zamandan beridir hayatin - gerçek hayatin - baslamak üzere oldugu  izlenimine kapilmistim. Fakat her zaman yolumun uzerinde bir engel, öncelikle erisilmesi gereken bir sey, bitmemis bir is, halâ hizmet  edilecek zaman, ödenecek bir borç oldu. Sonra hayat baslayacakti. Sonunda anladim ki bu engeller benim hayatimdi."

Bu görüs açisi, mutluluga giden bir yol olmadigini gösterdi. Mutluluk  yoldur, öyleyse sahip oldugunuz her anin kiymetini bilin ve mutlulugu, vaktinizi harcayacak kadar özel biriyle paylastiginiz için, ona daha fazla deger verin. Unutmayin, zaman hiç kimse için beklemez.

Öyleyse;
Okulu bitirene kadar,
10 milyar kazanana kadar,
Çocuklariniz olana kadar,
Çocuklariniz evden ayrilana kadar, ise
baslayana kadar,
Evlenene kadar,
Cuma gecesine kadar,
Pazar sabahina kadar,
Yeni bir araba, ya da ev alana kadar,
Borçlari ödeyene kadar,
Ilkbahara kadar,
Yaza kadar,
Sonbahara kadar,
Kisa kadar,
Maas gününe kadar,
Sarkiniz söylenene kadar,
Emekli olana kadar,
Ölene kadar.....

MUTLU OLMAK IÇIN
IÇINDE BULUNDUGUNUZ
AN'' DAN DAHA IYI BIR ZAMAN
OLDUGUNA KARAR VERMEK IÇIN
BEKLEMEKTEN VAZGEÇIN .
MUTLULUK BIR VARI$ DEGIL, BIR YOLCULUKTUR.

Tuesday, August 08, 2006

BÜYÜMENİN BİTMEYEN SANCILARI

O gece meyhanede 15 kişiydik toplanan. 30''una merdiven dayamış lise arkadaşlarıydık. Okuduğumuz ve büyüdüğümüz şehirden uzakta, İstanbul''da hayat mücadelesi verip ayakta kalmaya çabalayan 80''ler kuşağının -marka kültürünü ucundan yakalamış ama ne tam benimsemiş, ne de reddetmiş- arada kalmış çocuklarıydık. Ülkenin en iyi eğitimi veren özel liselerinden biri olan ve en önemlisi de öğrencilerine Türkiye sınırlarında bir okulda olabilecek en son sınıra kadar kendini ifade etme olanağının tanındığı okulumuzdu sanırım bizi dışarıdaki hayata yabancı kılan.', 'Üniversiteden mezun olduğumuz dönem, banka memurluğu ve müfettişliği sınavlarının en yoğun olduğu zamandı. Bu yüzden birçoğumuz -neredeyse erkek arkadaşlarımızın tamamı- "bankacı" olmuştu. Kiminin bir müzik grubu kurup yurtdışına açılma hayali, kiminin turizm sektöründe hem para kazanıp, hem de eğlenceli bir iş yapma amacı, kiminin yurtdışında moda okuduktan sonra yine orada kalıp bir ün kazanma düşü, hayatın somut gerçekleriyle buluşamamıştı. Bozkırdaki yeşil yuvanın dışındaki hayata hazırlıksız yakalanmış, düşlerimiz baş etmeye çalıştığımız hayal kırıklıklarına dönüşmüştü.

Liseden mezun olduktan, farklı üniversitelerde okuyup, farklı mesleklere ve kurumlara dağıldıktan 10 sene sonra fark ettik ki okuldan sonraki her ortam, yabancı bir ülkeydi bizim için. Başka memleketlerin insanlarıyla doluydu her yer; ayrı dilden konuşan, değişik ama aynı tarzda davranış kalıpları olan insanların arasında yabancıydık. Sık sık çevremizdekilerden "Söylemesen daha iyi olur aslında düşündüğünü, patronun/müdürün/amirin hoşuna gitmeyebilir" uyarılarını alıyorduk. Artık kendini ifade etmenin değil, kişiliğini saklamanın gerektiği bir dünyadaydık. Ve kurallarına uymayı reddettikçe de yara alıyorduk.

Şimdi İstanbul''da -büyük şehirlerde yaşayıp da "memleketini" anmak için birbirlerinden ayrılmayan küçük illerden gelen insanlar gibi- birbirimizi bulmuş, hala kendimizi ayrık otu gibi hissettiğimiz bu dünyada can yoldaşı olmuştuk. Başarı öyküleri dinleyerek okumuş, büyümüş ve hepimizin olmak istediğimiz en iyi yerde olacağımıza ve en iyi şekilde yaşayacağımıza inanmıştık. Aslında belki de kendimize ve birbirimize -daha fazla hayal kırıklığına uğrama korkusuyla- itiraf etmekten kaçınsak da hala inanıyoruz ve bekliyoruz. İleride çok güzel bir yaşam var diye düşünüyoruz.

Herkes üç aşağı beş yukarı bu ve benzeri konuları konuşurken karşımda oturan arkadaşım "Asıl başarı öyküsü ne biliyor musun?" dedi, "Gidip Bodrum''da limon ya da kahve yetiştirmek belki de. Bahçene muz ağacı ekip, büyüdüğünü gördükçe sevinmek. Bir arkadaşım -üstelik karısı ve ufak bir çocuğu da vardı- bir bankada yöneticiydi. Ve yoğun ve gergin bir işgünü sonrasında geldi buna gelenler. Birden kapattı İstanbul''daki evini ve bir şey planlamadan karısı ve çocuğuyla Bodrum''da aldı soluğu. Muazzam bir birikimi de yoktu üstelik, sadece cesur davrandı biraz. Yalıkavak''ta bir ev kiraladılar uygun bir fiyata. Şimdi kahve yetiştiriyor ve yılda İstanbul''a iki kez gelip Merter''den 1 milyona bir sürü tişört alıp, üstüne de sevimli bir şeyler bastırıp, yazın turistlere tanesi 20 dolardan satıyor. Hayatını kazanmak diye buna derim ben. Vakti var, istediği ve zevk aldığı şeyleri yapıyor, çocuğunun nasıl büyüdüğünü bire bir görüyor, karısıyla daha fazla zaman geçiriyor. İşte bu adam yaşamının efendisi bence. Bir gün bana da heyheylerin gelmesini bekliyorum şimdi."

Bizler, on sene önce idealist planlar ve büyük hayallerle yola çıkan ülkenin "geleceği parlak" gençleri, yaşamın gerçekleriyle yüzleşip, manen törpülendikçe, huzur bulacağımız ve "kendimiz" olacağımız basit hayatların hayalini kuruyoruz şimdi. Bu canhıraş yaşam mücadelesini, "bıçkın" mahalle delikanlılarına ve gözü açık, fingirdek kızlarına bırakmalı ve belki de kahve yetiştireceğimiz ve istediklerimizi yaşayabileceğimiz bahçeler yaratmalıyız kendimize, kim bilir...

AYNAYA BAKMAK

Hindistan'da yüksek bir dağın doruğunda, "Bin Aynalı Vadi" olarak bilinen görkemli bir vadi vardı.

Bir gün, bir köpek vadiyi çevreleyen sivri kayaları aşarak dağa tırmandı vevadiye girdi. Binlerce köpek gördü.', 'Korkarak tüylerini kabarttı, kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırdı, korkutucu hırıltılar çıkararak dişlerini gösterdi.

Karşısındaki binlerce köpek de ona karşı tüylerini diktiler, kuyruklarını bacaklarının arasına alıp korkunç sesler çıkarttılar ve bu yabancı köpeğe dişlerini gösterdiler. Köpek paniğe kapılarak kendini vadiden dışarı attı, kaçtı.

Ve o andan itibaren tüm dünyanın tehlikeli, korkunç köpeklerle dolu olduğuna inandı.

Bir başka gün, bir başka köpek gelip, aynı dağa tırmandı, aynı sivri kayaları aştı, "Bin Aynalı Vadi" ye girdi.

O da binlerce köpekle karşılaştı. Çok, çok sevindi. Kuyruğunu salladı, neşeyle oradan oraya zıpladı ve tüm köpekleri birlikte oynamaya çağırdı. Bu köpek vadiden ayrılırken, tüm dünyanın dost ve sevecen köpeklerle dolu olduğuna inanıyordu...

TANRIDAN NOT

Bugün bütün problemlerini ben çözeceğim. Ancak unutma bunu yapmak için seninyardımına ihtiyacım yok.

Eğer çözemeyeceğin bir sorunla  karşılaşırsan çözmek için kendini helak etme.', 'Bu sorunu ( Allaha havale edilen işler ) kutusuna koy.

Ben bütün sorunlarını çözeceğim. Ancak kendi zamanımla, senin zamanınla değil.

Sorunu bu kutuya bıraktıktan sonra onu unut ve üzülmeyi kes.

Bunun yerine hayattaki bütün güzelliklerle ilgilen, onlardan zevk almaya çalış.

Eğer trafikte sıkışırsan, sinirlenme. Dünyada araba kullanmanın ne olduğunubilmeyen pek çok kişi, araba kullanmanın ayrıcalık sayıldığı pekçok ülke var.

Eğer işte kötü bir gün geçirirsen, yıllardır iş bulamadan oturan perişan insanları düşün.

İlişkin kötü giderse, hiç sevememiş ve bu sebepten de hiç sevilmemiş insanları düşün.

Bir hafta sonu kötü geçti diye tasalanırsan, çocuklarının rızkını çıkartmak için, 3 kuruş paraya günde 12 saat, haftada 7 gün çalışanları düşün.

Dağ başında araban bozulur ve yürümek zorunda kalırsan hemen öfkelenme. Bir adım atabilmek için herşeylerini vermeye hazır kötürümleri düşün.

Sabah uyandığında aynada,saçında bir ak tel daha görürsen tasalanma, saçsızlıklarını dert etmeyi akıllarına bile getiremiyen, yaşam mücadelesi veren kanser hastalarını düşün.

Hayatta gayesiz kaldığını düşünüp karamsarlığa dalarsan müteşekkir ol. Senin yaşadıklarını göremeyen, genç yaşta öldükleri için senin kullandığın hiçbir fırsata sahip olamayanlar o kadar çok fazlaki.

Eğer insanların cahilliklerinin, bağnazlıklarının, kötülüklerinin, aşağılıklarının, hırslarının kurbanı olursan, daha kötüsü olup seninde onlardan biri olabileceğini hatırla ve genede şükret.

Koşullar ne olursa olsun, herşeye rağmen hayat çok güzel ve uğrunda mücadele etmeye değer.

GERÇEK NEDİR?

Bebek odasındaki rafta dururlarken "gerçek nedir ?" diye sordu minik tavşan yanındaki ata.

At bu soruyu " gerçek doğulmaz , gerçek olunur " diye yanıtladı.

" Eğer bir çocuk seni uzun bir süre hep severse , yalnız oyuncak olarak görmez, gerçekten severse , işte o zaman sen de GERÇEK olursun. "

" Bu benim canımı yakar mı ? " diye sordu minik tavşan.', 'Daima dürüst olan at , " bazen " diye yanıtladı.  " Ama gerçek olduğunda acı  çekmekten korkmazsın."

" Peki birdenbire mi olur , yoksa yavaş yavaş mı ? "

" Bir an da olur " dedi at. " Bir bakarsın olmuşsun. Bu iş uzun zaman alır, o yüzden çabucak incinen, ya da çok katı olan , ya da fazla korunan insanların başına pek gelmez.

Gerçek olduğunda , genellikle saçların dökülmüş , gözlerinin altı çökmüş , oran buran tutmaz hale gelmiş olursun. Fakat artık bunlar seni rahatsız etmez, çünkü artık gerçeksindir ve ne yaparsan yap çirkin olamazsın. Sadece gerçeği göremeyenler seni çirkin bulabilirler."

" O zaman sen gerçek olmalısın " dedi minik tavşan ve aynı anda da pişman oldu bu söylediğinden. At''ı gücendirmek istemezdi , neyse ki at hiç oralı olmadı.

" Bizim bebeğin amcası , yıllar önce beni gerçeğe döndürdü. Ve bir kez gerçek olduktan sonra geriye dönüşün yoktur. "

Kadife Tavşan''dan, Margery WILLIAMS

Yanlıs kararlar

Ustaya başarısının sırrını sormuslar iki kelime demis :

Dogru kararlar
Hepimizden farklı olarak sürekli dogru kararları nasil alabildigini sormuslar.
Tek kelime demis : ', 'Tecrübe

Bu tecrübe denen şeyin sırrı ne diye sormuşlar.

Usta derin bir iç geçirmis ve söyle demis:

Yanlıs kararlar......!!!

İKİ BARDAK SU

Zamanın birinde bir hükümdar varmış, zenginliği tüm dünyaca bilinirmis. Hükümdar her gittigi yere hazinesinin bir bölümünü götürür ve bunlari sergilemekten büyük onur duyarmis. Hükümdarin yasamda en çok güvendigi, tek akil hocasi bir bilge kisiymis.

Günlerden bir gün bu bilge kisiyle otururken hükümdar söyle bir soru sormus:', “Sen ki gögün gizemine ermis, bilime yön vermis bir adamsin. Insanlar, ister hükümdar denli güçlü, ister savasçilar denli onurlu olsun ayagina kapanir agzindan çikacak bir sözü beklerler. Simdi senin gibi bilge bir adamin fikrini merak etmekteyim,

"Benim hükümdarligim ve servetim hakkinda ne düsünüyorsun?"

Bilge bu soru karsisinda hükümdarin gözlerine bakarak şu sözleri söylemis:

"Diyelim ki hükümdarım, kızgın ve uçsuz bir çöldesiniz. Ölmemek için, size  uzatacağım bir bardak suya servetinizin yarısını verir miydiniz?"

"Verirdim tabii."

"Zaman geçti diyelim susuzluğunuz arttı, size uzatacağım bir sonraki bardağa servetinizin öteki yarısını da verir miydiniz?"

Hükümdar biraz düşünür ve ardından "Ölmemek için evet" der.

Bunun üzerine bilge kişi gülerek şu sözleri söylemiş:

"Madem öyle, o zaman övünmeyin fazlaca.  Çünkü haşmetlim sizin servetiniz yalnızca iki bardak sudur.

Sunday, August 06, 2006

İnananlar

Sadece gördüklerine inanan insanlar,gözlerini kapadıklarında hiçbirşeye inanmıyorlar demektir.

Sekiz Özel Armağan

1) DiNLEME: Kesmeden, hayal kurmadan vereceğiniz cevabı düşünmeden can kulağıyla dinleyin.Ama gerçekten dinleyin.

2) SEVGi: Kucaklamalar, öpücükler, sırt sıvazlamalar ve el tutmalar konusunda cömert  olun. Bu ufak hareketler, aileniz ve dostlarınıza olan sevginizi daha açık göstermenizi sağlayabilir.', '3) KAHKAHA: Fıkra anlatın, neşeli hikayeleri paylaşın.  Bu armağanınız "Seninle birlikte gülmeyi seviyorum" anlamına  gelir.

4) YAZILI BiR NOT: Basit bir "Yardımın için teşekkürler"notu, ya da belki bir şiir. Kısa, elle yazılmış bir not bazen ömür boyu hatırlanır.

5) İLTİFAT: Basit, içtenlikle söylenen bir söz ("Bu renk sanane çok yakışmış",  "Harika bir iş çıkardın", "Yemek nefis olmuş" gibi) karşınızdakinin içini aydınlatır.

6) İYİLİK: Her gün, rutininizi kırıp birisine hoş, nazik birşey yapın.

7) YALNIZLIK: Bazen tek istediğimiz yalnız kalmaktır. Bu anlara duyarlı olun ve ihtiyacı olana yalnız kalma armağanını verin.

8) NEŞELİ BiR YAPI: Birine tatlı bir söz söylemek gibisi yoktur. Fırsat buldukça insanlara hoş sözler söyleyin.

ÜÇ ŞEY

Hayatta bir kez gittiğinde asla geri dönmeyen üç şey

     Zaman, Sözcükler ve Fırsattır

Hayatta hiçbir zaman kaybedilmemesi gereken üç şey

              Barış, Umut ve Dostluktur.

Hayatta en değerli üç şey', 'Sevgi, Kendine güven ve Arkadaşlardır

Hayatta hiç emin olunamayacak üç şey

                Düşler, Başarı ve Zenginliktir

Hayatta insanı geliştiren üç şey

                 Çok çalışma, samimiyet ve başarıdır

Hayatta insanı mahveden üç şey

                 Cesaretsizlik, gurur ve öfkedir

Seninle yaşlanmak istiyorum

Seneler  geçsin, sen beni bil, ben seni bileyim istiyorum.  Benim olduğu kadar  dostlarının,    dostlarının  olduğu kadar benim ol istiyorum.

Nice sıkıntı ve zorluk yaşayıp  anlatalım. Yaşayalım ki, öğrenelim hayatı ve  destek çıkmayı.', 'birbirimizin omuzlarında ağlamalıyız. Sen çok dertlenip, arkadaşlarınla eve  gelmelisin. Paylaşmalı ve beraber sıkılmalıyız. Öyleki,  yalnız, sıkılmak sıkmalı  bizi.

Yaşayalım ki, paramız olunca sevinelim. Güzel günlerimizi,  evimizde, bir şişe şarap ve pijamalarımızla kutlamalıyız.

  ya da bazen  dostlarla ucuz biralar içerek...

  böylece yaşamalıyız işte.

  sonra çocuğumuz olmalı, düşünsene,  senin ve benim olan bir canlı. Geceleri ağladıkça sırayla susturmalıyız. Sen arada mızıkçılık yapmalısın. Ve ben söylenerek sıranı almalıyım.

  yorgun olduğum için yemek yapmamalıyım, söylenerek yumurta kırmalısın.

  hava soğukken birbirimize sıkıca sarılıp  yatmalıyız. Zaman su gibi akıp giderken, herşey yaşanmış bir hayatımız  olmalı.

  herşeye rağmen hiç bıkmamalıyız birbirmizden mutlu da olsa,  kötü de olsa, yaşadığımız günler bizim günlerimiz olmalı.

  saçlara düşünce aklar, ya da idince aklar,  çocukları güvence altına alıp gitmeli bu şehirden. Kavgasız, her sabah  cinayetle uyanılmayan, sessiz bir yere gitmeliyiz.

  geceleri balkonda  denizi seyredip, sandalyelerimizde sallanmalıyız. Eve gelip, benden kahve  istemelisin. Çocuklar gelmeli ziyaretimize, geçmişteki hareketli  günlerimizi anımsamalıyız.

  ben, "bey" demeliyim sana, sen de "hanım".

  öyle sevmelisin ki beni bu yazdıklarım  korkutmamalı seni.

  tebessümler açtırmalı yüzünde. Birgün bu hayatı  bırakıp giderken, sadece mutluluk olmalı yüzümüzde birbirimizi sevmenin  gururu olmalı "herşeyde"...

Can yücel

Savaş Sanatı

SUN - TZU

1. SAVAŞ SANATI YAPISI VE İÇERİĞİ

Savaş Sanatı’nın ilk bölümü stratejinin önemine ayrılmıştır. Klasik I Ching’ de söylendiği gibi,“Önderler sorunları düşünüp onların önüne geçerler.” Askeri harekatlar bakımından Savaş Sanatı her türlü eğilime girişmeden önce değerlendirilmesi gereken beş noktaya dikkat çeker: Yol, hava koşulları, arazi, askeri önderlik ve disiplin.

Savaş Sanatı’nın ikinci bölümü, savaşın, hatta başka ülkelerde girişilen savaşın içerideki sonuçlarını tartışmaktadır. Harekatları, hele anayurttan uzak girişilenleri uzatmama konusunda şiddetli uyarılarla sürat ve etkinlik vurgulanmaktadır. Enerji ve maddi kaynakların idareli kullanılmasına büyük önem verilir.', 'Kuşatmanın planlanması üzerine olan üçüncü bölüm de tasarrufun önemine değinmektedir; genel hedef, gerek toplumsal, gerekse maddi kaynakları olabildiğince az tüketerek, yoluna çıkan herkesi ve her şeyi yok etmeksizin zafere ulaşmaktır.

Savaş Sanatı’nın dördüncü bölümü strateji ve savaşın en önemli konularından biri olan saflaşma üzerindedir. Karekteristik bir Taocu tutumla Sun Tzu zaferin anahtarının uyarlanabilirlik ve çözülmezlik olduğunu vurgular.

Savaş sanatının beşinci bölümünün konusu kuvvet ya da momentum, eylem halindeki grubun dinamik yapısıdır. Sun Usta burada örgütsel becerileri, eşgüdümü savaşın konvansiyonel ve gerilla yöntemlerini vurgular. Sonsuz taktik çeşitlemelerine baş vurarak değişim ve şaşırtmacaların altını çizer, çıkmazlara sürüklenmek üzere düşmanların psikolojik koşullarından yararlanır.

Altıncı bölüm, savaş sanatlarına yaygınca uyarlanan temel Tao’cu kavramlardan olduğu daha öncede belirtilen “boşluk ve doluluk” konusunu ele alır. Burada esas fikir, bir yandan enerji ile dolu olup öte yandan da, Sun Usta’nın dediği gibi kendini yenilmez kılarak ancak yenilgiye açık olduklarında düşmanları alt etmek amacıyla düşmanları boşaltmaktır.

Savaş Sanatı’ nın silahlı mücadele üzerine olan yedinci bölümü somut savaş alanı düzenlemeleri ve muharebe manevraları üzerindedir ve Sun Tzu’ nun ana temalarından bir kaçını yeniden getirir gündeme.

Savaş Sanatı’nın sekizinci bölümü sanatçının sanatının köşe taşlarından biri olarak değerlendirilen uyarlanmaya ayrılmıştır. Sun Usta, ”bu nedenle arazide üstünlük sağlayabilecek mevcut uyarlamaları bilen generaller, askeri gücü nasıl kullanacaklarını da bilirler. Arazinin yapısını bildikleri halde nasıl üstünlük sağlayacaklarını bilemezlerse, bundan bir yarar elde edemezler” diyor.

Dokuzuncu bölüm orduların sevkine ilişkindir. Sun Usta burada da savaşçı sanatının fiziksel, toplumsal, psikolojik yönünü irdeler.

Arazi üzerine olan onuncu bölüm taktik manevralar ve uyarlanabilirlik üzerine düşünceyi sürdürür, arazi tiplerini sayarken bunlara kendini uydurma yollarını da sıralar.

“Dokuz Zemin” başlığını taşıyan onbirinci bölüm, özellikle grubun araziye olan zaafı bakımından, arazinin daha ayrıntılı bir irdelenmesini oluşturmaktadır. Burada da “Dokuz Zemin”in salt fiziksel araziye değil, onun toplumsal ve daha soyut anlamlarına uygulandığı anlaşılmalıdır.

Sun Ustanın bu bölümde saydığı dokuz zemin şunlardır : “Uyuşmazlık zemini, hafif zemin, tartışma zemini, seferli yol, kesişme zemini, ağır zemin, kötü zemin, kuşatmalı zemin, ölüm zemini.

Savaş sanatının onikinci bölümü, yangın çıkarmaya yönelik saldırıların çeşitli biçimlerinin yanısıra takibin teknik yönlerinin ve stratejilerinin kısa bir betimlemesi ile başlar.

Savaş Sanatı’nın onuçüncü ve son bölümü casusluk üzerinedir ve istihbaratın asli bir önem taşıdığı strateji üzerine bir bölüme bağlanarak çemberi tamamlar.

2. STRATEJİK DEĞERLER

Askeri eylem ulus için önem taşır – çünkü bu var olma ya da yok olma yolu, ölümle

kalım meydanıdır. O nedenle iyi incelemek gerekir.

İşte bu yüzden, ölçü şu beş şey olsun, kıyaslarken bu değerleri kullanın, böylece koşulları kavrayasın. Bunlar Yol, Hava, Arazi, Önderlik ve Disiplin dir.

Önderlik: Zeka, güvenilirlik, insancılık, cesaret ve kararlılık işidir.

Şu halde koşulları anlayabilmek için şu değerleri kıyasla; hangi siyasi önderliğin yolu var? Hangi komutan yetenekli? Kim daha elverişli iklim ve araziye sahip? Kimin disiplini etkili? Kimin birlikleri daha güçlü? Kimin askerleri ve subayları daha iyi eğitimli? Kimin ödül-ceza sistemi daha açık? İşte bu yolla, kimin galip geleceğini anlardın.

Onları kuvvetli göstermek için aciz davran.

Kaçarak onları yor.

Aralarına bölücülük sok.

Onlara hazırlıksızken saldır-beklemedikleri anda davran.

Askerin kullanacağı düzen ve yol önceden açığa vurulmamalıdır.

3. SAVAŞMAK

Kazanır halde olsan bile savaşırken işi uzatırsan gücün körelir, keskinliğin aşınır; bir kaleyi kuşatırsan kuvvetin azalır. Ordunu uzun süre sahrada tutarsan araç gerecin yetmez olur.

Donanımını yurdundan erzakını düşmandan al ki hem silahın hem de tayın yeterli olsun.

Kaynaklar tükenince vergiler artar. Güç ve kaynaklar tükenince memleket kurur – insanlar paralarının yüzde yetmişini yitirirken, hükümet de parasının yüzde atmışını teçhizata yatırır.

Askeri harekatta önemli olan zaferdir, inat değil.

4. KUŞATMAYI PLANLARKEN

Ordudan yaralanmanın genel kuralı şudur: Bir ulusu harap etmektense ona zarar getirmemek yeğdir. Bir orduyu harap etmektense ona zarar getirmemek yeğdir. Bir tümeni harap etmektense ona zarar getirmemek yeğdir. Bir alayı harap etmektense ona zarar getirmemek yeğdir. Bir birliği harap etmektense ona zarar getirmemek yeğdir.

Girdiği her savaşı kazananlar aslında usta değildirler – başka orduları savaşmadan çaresiz bırakanlar, işte onlar en iyisidir.

Bu nedenle usta asker planlar yapılırken saldırıya geçer.

Araçlarını hazırlamak için üç ay, kuşatma planları içinde bir üç ay daha ayır.

Bu yüzden savaş sanatından anlayan kişi başkalarının gücünü savaşmadan alt eder, kentleri kuşatmadan alır başka ulusları az zamanda ele geçirir.

Gelelim savaşma kurallarına : Senle düşmanın gücü ona birse onu kuşat; beşe birse saldır; ikiye birse böl.

Eşitsen gücün varsa savaş. Sayıca az isen mümkünse uzak dur. Durumun parlak değilse mümkünse hemen kaç.

Galibi bulmanın beş yolu vardır : Ne zaman savaşıp savaşmamasını gerektiğini bilenler kazanır. Ne zaman az ya da çok asker kullanmaları gerektiğini bilenler kazanır. Askeriyle komutanı aynı şevkle hareket eden ordu kazanır. Hazırlıksıza hazırlıkla karşılık verenler kazanır. Komutanları becerikli ve sivil yöneticilere bağlı olmayan ülkeler kazanır. Galibi bulmak istiyorsan bu beşini hesap et.

Denilir ki “başkasını ve kendini bilirsen sen yüz kere savaşsan da tehlikeye düşmezsin başkasını bilmeyip kendini bilirsen bir kazanır, bir kaybedersin. Ne kendini nede başkasını bilmezsen girdiğin her savaşta tehlikedesin demektir.

5. SAFLAŞMA

Yenilmezlik savunmada, zayıflık saldırmadadır.

Savunmadan anlayanlar yerin derinliklerinde gizlenir. Hücumdan anlayanlar göğün tepesinde seyreder. Böylece ordularına bir zarar gelmeden tam zafere varırlar.

Bu yüzden iyi savaşçılar, zaferi cesaret edip kurnazlıkla kazanamazlar. Onların zaferleri şans eseri değildir. Zira kazanacaklarından emin oldukları yere geçerler ve çoktan yitirmiş kimseleri yenerler.

İyi savaşçılar yitirmeyecekleri mevkilerde mevzilenirler ve düşmanı yenilgiye uğratacak koşulları göz ardı etmezler.

Bu yüzden galip bir ordu önce kazanır sonra savaşır, mağluplar ise önce savaşır sonra kazanmaya gayret eder.

Savaşın beş kuralı vardır : Ölçme, değerlendirme, hesaplama, kıyaslama ve zafer. Mevzii ölçmeyi, ölçme değerlendirmeyi, değerlendirme hesaplamayı, hesaplama kıyaslamayı, kıyaslama ise zaferi doğurur.

6. KUVVET

Savaşta doğrudan karşı konulur ama zafer sürprizle kazanılır.

Bu yüzden uygunsuz yöntemlerde ustalaşanlar yer ile gök kadar büyük nehirler kadar dinçtir. Sonra tekrar başlarlar, günler ve aylar gibi ölüp tekrar doğarlar dört mevsim gibi

Akan suyun hızı kayaları yerinden oynatacak denli artmışsa bu momentum gücüdür. Şahinin hızı vurup öldürecek derecede artmışsa bu dakikliktir. Usta savaşçılarda böyledir. Güçleri hızlı, dakikleri kesindir, güçleri bir mancınığı germeye dakiklikleri ise tetiği çekmeye benzer.

İnsanları momentum gücü ile savaşa sevk etmek kütük ve kayaları yuvarlamaya benzer. Kütük ve kayalar oldukları yerde hareketsizdir. Ama eğimli bir ortamda yuvarlanıp giderler. Köşeli iseler oldukları yerde dururlar. Yuvarlak iseler yuvarlanır. Bu yüzden insanları savaşa sevk ederken momentum yuvarlak kayaları yüksek bir dağın tepesinden yuvarlamaya benzer – işte bu güçtür.

7. BOŞLUK VE DOLULUK

Savaş alanına en önce gelip rakiplerini bekleyenler rahattırlar savaş alanına son gelenler ve savaşa hazırlıksız girenler çökerler.

Bu yüzden iyi savaşçılar düşmanı ayağına getirir, kendisi gitmez.

Düşman kazanma olasılığına gelir, kaybetme olasılığı ile vazgeçer.

Demek ki düşmanlar rahat oldukları zaman onları yormak iyi beslendikleri zaman aç bırakmak ve dinlendikleri zaman harekete geçirmek mümkündür.

Gidemeyecekleri yere çık, hiç ummadıkları tarafa yönel. Yüzlerce fersah yorulmadan gidebilmek için tenha bölgelerden geç.

Tamamıyla ele geçirmek istiyorsan savunmasız bir yere saldır. Tamamıyla savunmak istiyorsan saldırı olmayan yeri tut.

Bu nedenle savaş yapmak istediğinde düşmanın derin siperlerle kuşatılmış savunma durumunda olsa bile mutlaka kurtarmaya yelteneceği yerden saldır.

Savaş alanın bilinmelidir. Çünkü bilinmediği zaman düşman gözcü sayısını arttırır. Gözcü sayısı arttıkça esas düşman sayısı azalır.

Eğer savaşın yerini ve zamanını bilirsen savaşa bin fersah uzaktan katılabilirsin. Eğer yer ve zamanı bilmezsen sol kanadın sağı sağ kanadın solu ön cephen arkayı ya da arka cephen önü koruyamaz. İsterse birkaç fersahlık kısa mesafeli bir savaş olsun.

8. SİLAHLI MÜCADELE

Askeri kuvvetleri kullanırken genel kural emirleri sivil yönetimden alıp bölüklerini bir araya getirmek ve onları yan yana yerleştirmektir. Silahlı mücadele kadar zor bir şey yoktur.

Üstünlük sağlamak için tüm bir orduyu seferber etmek yorucu fakat az mühimmatla yola çıkmak da noksan bir harekettir. Gece gündüz demeden durmaksızın üstünlük sağlamak için yüzlerce fersahlık yolu kat edersen komutanların elbette esir düşer. Güçlü askerler önce varır yorulanlar sonra genelde onda bir ancak varır.

Bir yöreyi yağmalayacağın vakit askerlerini böl. Bölgeni genişletmek içinse ganimetini böl.

Sabah vakti enerji yoğundur, öğle enerjisi tekler, akşam enerjisi geriler, iyi savaşçı olanlar yoğun enerjiden sıkılır. Tekliyenle gerileyene saldırı. İşte bunlar enerjiye hükmedenlerdir.

Sahte bir geri çekilmenin peşinden gitme, başı boş birliklere saldırma

Kuşatılmış bir orduya dışarıya açılan bir yol verilmeli.

9. UYARLAMALAR

Askeri harekatların genel kuralı askeri önderin orduları bir araya getirmek için sivil önderden emir almasıdır.

Kuşatılmış bölgelerde planlarını hazırla, ölümcül bölgelerde savaş.

10. ORDULARI YÖNETMEK

Ne zaman düşmanlarını gözlemek için ordunu bir yerde konaklatsan dağları arkana al ve vadi kenarlarında ol.

Genellikle ordular yüksek yerleri sever alçak yerleri sevmezler, ışığa değer verir, karanlıktan hoşlanmazlar.

Ağaçlar hareketlendiğinde düşman geliyor demektir, çalıların içinde çok oyuk varsa bu seni yanlış yönlerdirmek içindir.

Eğer geceleyin yoklama yapılıyorsa korkmuşlardır demektir.

Düşmanlarını hafife alan ve tek başına bildiğini okuyan birisi kaçınılmaz olarak diğerlerine esir düşer

11. ARAZİ

İki taraf içinde ilerlemek zararına ise buna geçit vermez arazi denir. Böyle bir arazide rakibin sana avantaj verse bile ona kapılmaz geri çekilirsin. Düşmanın yarısını beri çeker daha sonra saldırırsın. Bu senin için avantajlıdır.

Dar arazide önce oraya sen varırsan düşmanını beklemek için araziyi doldurmalısın. Önce düşman gelirse ve dar yerleri doldurursa onu izleme, eğer doldurmazsa izle.

Geniş arazide iki tarafın hareket gücü eşitlenir, meydan okuma güçleşir. Bu durum savaşmak için zararlıdır.

Bebeklere baktığın gibi askerlerine de bak. Seninle en derin vadilere bile istekle gideceklerdir. Onlara çocukların gibi bak, senin için seve seve öleceklerdir.

12. DOKUZ ZEMİN

Askeri harekatlar kuralına göre dokuz çeşit zemin vardır, Yöresel çıkarların kendi içlerinde ve kendi bölgelerinde çatıştığı yerlere “uyuşmazlık zemini” denir.

Karşındakinin arazisine girip fazla ilerlemezsen buna “hafif zemin” denir.

Sahip olursan sana, rakiplerin sahip olursa onlara , üstünlük sağlayacak araziye “paylaşmazlık zemini” denir.

Senin ve karşındakilerinin gidip gelebildikleri araziye “seferli zemin” denir.

Düşman tarafından üç yandan çevrili olan ve ilk sahip olana orada yaşayan insanlara ulaşma imkanı tanıyan araziye “kesişen zemin” denir.

Düşman topraklarının içlerine kadar girdiğinde bir çok kasaba ve şehirden geçtiğinde buna “ağır zaman” denir

Dağ ormanlarının, dik geçitlerin bataklıkların yada yolculuk etmesi güç yolların içinden geçtiğinde buna “kötü zemin” denir.

Giriş yolu dar çıkış yolu dolambaçlı olduğunda ordun kalabalık olsa bile az sayıdaki düşman seni vurabilir. Buna “kuşatılmış zemin” denir.

Hızlı savaşırsan kurtulur savaşmazsan yok olur, buna “ölüm zemini” denir.

13. YANGIN ÇIKARTMA

Beş çeşit yangın vardır: İnsanları yakmak, erzakları yakmak, araç gereçler yakmak, ambarları yakmak ve silahları yakmak.

Yani hücumu kolaylaştırmak için yangın çıkartmak bir açıklık işi suyu kullanmak ise bir güç işidir. Su bağlandığı koparabilir ama ateş gibi yalayıp yutmaz.

14. CASUS KULLANIMI ÜZERİNE

Beş çeşit casus vardır : yerli casus, dahili casus, karşı casus, ölü casus ve diri casus. Bu beş çeşit casusun tümü de görevde olduğunda hiç kimse onların yolunu yordamını bilmez. Buna örgütlenme dehası denir ve önderler için çok değerlidir.

Yerli casusular bir yörenin insanları arasıdan devşirilir. Dahili casuslar düşman görevlileri arasından, karşı casuslar ise düşman casusları arasından seçilir. Anlayışsız ve bilgisiz olanlar insancıl ve adil olmayanlar casus kullanmazlar. Kurnazlık yapmadan onlardan gerçeği öğrenemezler.

Gülümseyebilmek

Karamsar olmak zor degil, zor olan cilgin bir firtinadan sonra gökkusagi gibi gülümseyebilmektir...

Kucaklamaya kollarinin yetmeyecegi bir agaç, bir tohumla baslar; En uzun yolculuklar, bir adimla baslar; Gerçek sevgiler ise bir tebessümle baslar...', 'Annem her firsatta çocuklarina günese dogru ziplamalarini ögütlerdi.

Günese ulasamazdik ama hiç olmazsa ayaklarimiz yerden kesilirdi.

Z.N. Hurston